1. DUYGU :
İnsan ruhunun insan üzerindeki tezahürü duygularla ortaya çıkmaktadır. Dinlerin şeytan ile betimlediği karar verme ve irade temelli yaklaşımı duyguları bastırma bakımından bir indoktrinasyon unsurudur. Böylece insan ehlileşme yolunda hareketlenebilmiştir. İnsan ruhu demek duygularla ortaya çıkan ve insanı karar vermeye yönelten bir yapılanma demektir. Duyguyu derinlemesine inceledikçe ruh hakkında ve hatta ruhun etkileşimi hakkında daha fazla bilgi üretebileceğiz.
İnsan aklı ile hareket ederken duyguları onun haz ve zevkini, memnuniyet ve pişmanlığını yaratan bir işlev görür. Bu durumda insan sevinir, acı çeker ve yaşar. Dolayısıyla hayatla ruhu birleştiren ana unsur duygularımızdır. Duygularımızı dinlerle ve korkularla bastırarak yaşadığımız binlerce yıl artık geride kalmalıdır.
İnsan beyni karar verirken bilgi ve tecrübeden yararlanır. Aynı konuyla ilgili daha önce yaşanmış bir tecrübesi varsa karar daha kolay verilecektir. Karar vermek çok önemli bir olaydır. Bu hem kaderimiz olarak kendimizi geleceğe taşır hem de bu dünyadaki tutumumuzun bileşkesini oluşturur. İnsanın bu bağlamda her kararı bir serüven gibi olmalı ve yüksek sorumluluk bilincinde alınmalıdır.
Evet her yeni doğum yeni bir serüven yaratsa da ruhumuzun getirdikleri bazında bir birikime sahibizdir. Bu birikim dünyada bulduklarımızla özdeşleştikçe anlam kazanacak ve neticede kendimizi yaratacağız. Yaşamın anahtarı mutluluk olduğuna göre kararlarımızı mutluluk çerçevesinde olgunlaştırdığımızda doğruluk nispeti yükselecektir. Materyalist yaklaşım tek düze mutluluğu kazanç olarak görmüştür. Bu onu merhametsiz ve vicdansız hale getirmiştir. Olması gereken mutluluğu iyilik ile birlikte mütalaa eden yaklaşımdır. İyiliğin temeli kader kardeşliğine dayanan varlık bilincini paylaşımcı ve anlamlı kılma teşebbüsüdür. Böyle bakınca dinlerin koyduğu kuralların iyiliği bir mutluluk perspektifi içinde görmeye çalıştığını kolaylıkla anlayabiliriz.
Bizim duygu temelli arayışımız düşünsel disiplin yaratabilir mi, bu yaratılırsa insan özgürlüğü ve indoktrinasyonu nasıl dengelenebilir bunu araştırmaktır. Yazdıkça sezdiğimiz konu başlıklarını irdeledikçe konuyu anlaşılır yapacak ve bulduklarımızla sonucunu bağlayacağız. Bu nedenle peşin hükümlü bir yazım tasarımından çok arayış içinde tüm muteber fikirleri incelemek olarak görmeliyiz. Böyle bir çalışma mutlaka konunun uzmanları tarafından daha kolay yapılabilir. Ama ben objektif gözlemlerle hareket ederek açıklamaları dengeleyebilirsem öyle sanıyorum ki uzmanlar benim çalışmalarımdan çok istifade edebilirler.
a. Kavramsal açıklama :
Duygunun sözlükteki tanımı; belirli nesne, olay veya bireylerin insanın iç dünyasında uyandırdığı izlenim şeklidir. Aynı sözlük, ahlaki, estetik v.b. şeyleri değerlendirme, onlara bağlanma yeteneği şeklinde de bir tanım vermektedir. Sonuç olarak şöyle söylemektedir, kendine özgü bir ruhsal hareket ve hareketlilik.
Bence duygu iki aşamalı izlenmelidir. Birinci aşama önsezi, ikinci aşama etkilenim. Önsezi; bireye göre değişim gösterecek olan tecrübi ve ruhta var olan bir yetenek olarak karşımıza çıkmaktadır. Etkilenim ise ruhun tecrübelerine bağlı olarak kararı yönelten bir sonuçtur. Etkilenimi sevmek, saymak ve sorumluluk bileşkesinde oluşan bir yapıya sokmayı başarabilirsek mutluluk temelli bir indoktrinasyon yaratabiliriz demektir. Bu belki de insanlığın varmak istediği bir oluşum biçimidir.
Burada kabul etmemiz gereken duyularımızla algıladıklarımızı bizle ilişkilendiren önsezinin her bireye mahsus yaradılışla ilgili olduğudur. Bu önsezi insanın hassasiyetini, duyarlılığını belirleyen özel bir yeteneğidir. Ruhun temelde önsezi yaratma bazında taşıdıkları olmalıdır. Etkilenim ise hayatla ilişkisinde insanı terbiye edebilen bir mekanizma gibi görülebilir. Zaten böyle olmasa hayatın bir sınav olduğu temel fikri doğru olamaz. Dolayısıyla etkilenim olarak isimlendirdiğimiz duygunun şekil aldığı yapıyı kontrol edebilen bir durumumuz söz konusu olmalıdır. Böyle bakınca duyu= algı + önsezi = duygu işlevi anlam kazanacaktır. Algı bilinci duyu organlarının becerisidir. Duymak, görmek, tatmak, koklamak veya dokunmak sinir sistemi ile beyne intikal ettirilen izlenimlerdir. Önsezimiz içinde bulunulan durumu bizimle özdeşleştiren bir yapı oluşturmaktadır. Algıladıklarımızla bizi birleştiren bu yapı beyinde duyguya yani etkilenime dönüşecektir. Karar mekanizması hafızamızdakilerle muhakeme ederek duygunun etkilenim fazında duyarlılık göstererek bize davranışı belirlemektedir.
Burada yapılan irdelemeye dayanarak duygu-etkilenimlerini karar mekanizmasında oluşturulacak bilinç ile yönlendirmek veya bundan etkilenme oranına dayalı olarak sonuç çıkarmayı alışkanlık haline getirmek mümkün gibi gözükebilir. İnsan karakterinin temeli önsezi olarak ortaya konan bireye ait kısmında yatan özelliklere dayanmalıdır. Eğer böyle olursa karakter tiplerinin “etkilenim” aşamasındaki bağımsızlığı açıklanabilir.
Bazı insanlarda önsezi yeteneğinin çok gelişmiş olması bize insanları birbirinden farklılaştıran bir özellik olduğunu göstermektedir. 6. his veya medyumluk yetenekleri bu önsezinin yeteneği olarak düşünülebilir. Bizim burada üzerinde durmak istediğimiz konu duygunun kontrolü ve tatmini tercihlerinin ortaya çıkarılabilmesinin mümkün olup olmadığıdır. Ruhu eğitmek ve onu mutluluğa yöneltmek maksadıyla yola çıktığımızı hiçbir zaman unutmamalıyız.
b. Duygu kimliği ve seçicilik :
Hayattan gelen her bir algı önsezimizle duyguya dönüşmektedir. Bu duygular saygı, sevgi ve sorumluluk temelli etkilenimlerdir. Saygı temelli etkilenimleri; yüceltme, onur duyma, önemseme, değer verme, vefa, asalet, erdem gibi oluşumlardır. Sevgi temelli duygu etkilenimleri; sevmek, nefret etmek, kıskançlık, sadakat, kin gibi olanlardır. Sorumluluk temelli duygu etkilenimleri ise; paylaşma, ait olma, pişmanlık, tereddüt, inisiyatif, liderlik, hükmetme, hakimiyet, tepki verme, baskı, tasarruf, israf ve değer gibi oluşumlardır. Algılama sonucu ortaya çıkan duygusal veri yukarda sıralanan duygu kimliklerinin bileşkesi olmaktadır.
İnsan etki karşısındaki tutumunu belirlemek bakımından duygusal seçicilik yapar. Bu durumda etkiye karşı tavrını belirlemektedir. Bu tavır duygusal tavır olur. Olaydan nefret etmiş, onur duymuş veya başka bir sonuç çıkarmıştır. Bu sonuç insanın duygusal duruşu olarak tanımlanmalıdır. Önsezileri, ruhunun incelikleri ve en tabii olarak karakteri bu duygusal duruşu yaratan unsurlardır. Duygusal duruş kişinin arzu ettiği bir sonuç olmakla beraber kişi bunu aklıyla vereceği karara dönüştürerek hayatla iletişim kuracak bir anlamda politika yapacaktır. İnsanın ruhsal yapısını dengede tutabilmek için duygusal duruşu terbiye eden bir sonuç aramaktayız. Zira insan belki de hiçbir zaman duygusal duruşunu hayata geçiremeyecektir. Geçirdiği takdirde genellikle yeri ruhsal terbiye merkezidir.
İnsanların güdüleri bazında hareketlerini çabuklaştırdıklarını söyleyebiliriz. Güdüler yaşamsal manada önem arzeden ihtiyaçlardır. Bu nedenle genel olarak sosyal eksiklikler insanları toplumsal kurallara karşı gelmeye iterler. Duygusal duruşu kabule meyleden yönelişlerle de insanın uyumsuzluğu ve kendi başına buyrukluğu ortaya çıkar. Bu noktada bizim amacımız, güdüleri etkisizleştiren bir sosyal doku, kendini duygusal duruşunda izleyeceği politikaya benzeten bir düşünsel oluşum hazırlama becerisini ortaya koyabilmektir.
İnsanın yaşam temelli yaklaşımı temel manada mutluluktur ve böyle olmalıdır. O zaman bize düşen hareket noktası mutluluğu hazırlayıcı duygusal duruşu ortaya koymaya çalışmak olmalıdır. Bu çalışmaların temelde sürükleniş yönü bu amacı karşılayacak şekilde olacaktır. Bu çalışma sonunda toplum tasarımcı seçeneği mutluluk tasarım olgusuna göre eğitsel bakış açısını yaratabilecektir.
Bu noktada duyguların etkileşimi yaratma olgusunun kuantum fiziği gibi olasılıklarla algılanan bir yapısının olabileceği kabulünü yazmalıyız. Böyle olursa düşünsel bütünlük ruh tarafından sağlanmakla beraber duygusal duruşun tespiti açısından izleyeceğimiz yolu baştan göstermiş olabiliriz. Bu hem anlaşılırlık hem de çözümleme açısından faydalı sonuç doğurabilir.
c. Sevgi tezahürlü duygulama :
İnsanı sosyalite bazında yaklaşıma sokan ana duygu sevgidir. Hayatın bir anlatımı olan sevgi çok önemlidir. İnsan sevmek zorundadır. Bir yerde sevmek için yaşamalıdır. Eğer hayatı sevmesek yaşamak istemeyiz. Yaşadığımıza göre yaşadığımız belirsizliklere rağmen hayatı yaşanır bulduğumuzu düşünüyoruz demektir. Bebeğin annesini sevmesiyle başlayan yaşam babasını kardeşlerini, akrabalarını ve neticede dünyayı sevme bazında bir yaşamı benimseyecektir. Eğer biz insanları sevmesek insanlar için kendimizi zorlamayı tercih etmeyiz. Amerika’da döneceğime yakın beni izleyen binbaşı bana şöyle sordu: senin için paramı önemli yoksa sevgimi dedi. Ben hiç tereddütsüz sevgi dedim. Bundan sonra bana benim değiştirme temayüllü yaklaşımlar sona erdi. Zira ben tercihimi yapmıştım. Türkiye’ye döndükten sonra düşüncelerimin okunduğunu anladığımda yüzlerce defa tekrarladığım söz “Amerika beni seviyor” idi. Demek ki her şey sevgi temelli açılım kazanıyor. Bana bir yıldır stres yapıyorlar. Ben hakikaten kendim için her hangi bir şey istemedim. Neden zira ben kendimden eminim. Sadece işimin neresindeyim bunu kestiremiyorum. Hem hizmet hem açılım bazında yalnızlık ve hayal alemi beni duygusuzlaştırdı. Nitekim gördüğüm tatil rüyası bu anlamda benim insanlara acıma duygumu kaybetmiş olduğumu açıklamaktadır. Ben de öyle yapacağım. Ama eleştirmeye ve fikir yürütmeye devam edeceğim.
Ben sevgi temelli hayat açılımını şu şekilde anlaşılır kılmak isterim. İncilde yer alan “size bir tokat atana öbür yanağınızı uzatın” yaklaşımı çok hassas bir açıklamadır. Birbirinize öyle yaklaşın ki hoşgörünüz sizi karşınızdakine o denli ayar yapsın ki siz etkilenmeyin demek istemektedir. Sevginin insan hayatı için bu kadar önemli olması acaba Kuran tarafından niye benimsenmemiştir. Kuran sorumluluğu bir anlamda kuralcılığı bize öğretmiştir. Bu kurallara sıkı sıkı sarılanların cenneti hak etmede ne kadar ehil olduklarını ben görebiliyorum. Sorumluluk temelli yaklaşım insanı daha sert ve dikkatli yapar. Sevgi açıklığı belirsizliktir. İnsanlar kendilerini sınırlayan kurallar olmazsa arsızlaşırlar ve birbirlerine acı verirler.
Sevgi temelli duygulamada karşı tarafa iyimser mantıkla yaklaşma düşüncesi hakimdir. Böyle olunca sevgiye açık kapı bırakarak kendinizi güvenden uzaklaştıramazsınız. Dünyada insanların güven duyguları temelli bir birine yaklaşımı bir sevgi yönelişidir. Güven duygusu tüm güdüleri kontrol eden bir sonuçtur. Dolayısıyla sevgiye öncelik katan ana yaklaşım budur. Diğer taraftan mutluluk duygulanması da sevgi temeline dayanır. Allahın insanları mutluluk bazlı kontrolünün amacı mutluluğu yaratabilmek için güven duygusu yaratmak gerektiği ve bunun temel yapılanmasını da sevginin yarattığını öngördüğü bir doğaya sahip olmamızdır.
Sevgi temelli oluşumun parçalarını analiz edersek; birinci yaklaşım yalnızlık olacaktır. İnsanlar konuşma, güdülerini realize etme ve yaşama bilinci açısından birliktelik temelli bri yaradılışa sahiptir. İnsan yaşamı paylaşmaya ve duygulanmaya esas teşkil eden sosyalizasyon oluşumu esasına dayanır. Bu nedenle duygulamaların ana kaynağını sevgi teşkil eder.
Örneğin gülme, ağlama, üzülme, korkma, şımarma, gücenme,özleme, naz, heyecan gibi hemen hemen bütün duygu tezahürleri sevgi temelli duygulamaya dayanır. Bunların her biri sevgi açılımında güven ve mutluluk arayan bir yapıya sahiptir. Dolayısıyla toplumsal ilişkileri öteleyen ana yaklaştırıcı sevgi olmalıdır. Sevgi kelimesi o kadar çok kullanılmasına rağmen insanlara öğretmek bakımından elimizde pek fazla bir şey yoktur. Sevgiyi bir kalıp haline getirebilmek üzere belki de milyonlarca yıl deneme yapmamız gerekecektir. Sevgiyi iyilikle de bağdaştırmak mümkündür. Dolayısıyla Allahın insan üzerindeki kontrol mekanizmasının temel ayağı sevgidir. Sevgiyi ölçüsüz ve yaşam tılsımı olarak görmek gerekir. Gerçekte davranış temeli insandaki sevgi bilincinin bir tezahürü olmaktadır. İnsanın sevgi duygulaması açısından terbiyesinde; Allah korkusu ve sevgisi, kendine karşı duyduğu beğeni ve öncelik(ego), yakın çevresine karşı oluşan sevgi tezahürü, en önemlisi eşine karşı ortaya konulacak sevgi tezahürü anlayışı ve çocuklarına olan düşkünlük temelli oluşumlar öncelik kazanmalıdır. Kişinin yaşadığı dünyayı sevmesi, hayatı sevmesi, işini sevmesi hep gerekli ve güzel şeylerdir. O zaman dünya insanı sevgi temelli oluşumu aramak üzere bunu bilimsel bir perspektife koymak zorundadır. Böyle olursa insanların tecrübeleri ve deney yöneliş birikimleri hem anlaşılır hale gelebilir hem de insanlar kendilerini saygı ve sorumluluk bilinçlemelerine hazırlayabilir. Sevgi duygulamasının saygı ve sorumluluktan önce ele alınması insana yaşam sevinci veren tılsımı taşımasındandır. İnsan ruhu ve bedeniyle kendi mükemmelliğini aramaya ancak böyle başlayabilir. Bu açılım psikolojik varlık olarak insanın temel yapısının da anlaşılmasına olanak verecektir. İnsan doğasında sevgi aşılaması ruhun taşıdığı bir takım unsurlarla ilişkili olması gerekir. Bunu bilemediğimiz için Allahın bize sosyal düzen açısından peygamberleri vasıtasıyla kurduğu yapılanmayı anlamaya çalışarak kendi hazinemizi oluşturacağız.
Sevgi duygulaması öncelikle kültürü oldukça etkileyecektir. Sevgi temelli oluşumlar liderlik vasıf ve duygusu ile de yakından ilişkilidir. Her bireyi lider olarak görmek istediğimiz bir hayattan bahsetmekteyiz. Dolayısıyla lideri temelde öne çıkaran unsur insan sevgisidir. Seviyorum demekle sevgi oluşmaz. Sevgi saygı tezahüründeki oluşumların derecesiyle anlaşılabilir. Aynı perspektifte sorumluluk bilincinin anlaşılırlığı da sevgi ile yakından ilişkilidir. Sevgi belki de insanın hayata bağlantısını öteleyen ana duygulama olarak daha anlam kazanacaktır.
Netice olarak sevgi hayatın ateşidir. Bu ateş ne kadar güçlü ise insanın çalışkanlık ve zeka parıltıları o kadar yükselecektir. Organizasyon mantalitesi bu kapsamda insanlara özgürlük alanlarıyla beraber yöneliş disiplini verebilmelidir.
d. Sevgi temelli alışkanlık yaklaşımı :
İnsanların kültür olarak ortaya koydukları sonuç sevgi-saygı-sorumluluk temelli alışkanlıklardan seçmelerdir. Dolayısıyla kültür analiz edilirken alışkanlıkları yöneten fikir ve açıklamalar bize yol gösterici unsurlar olacaktır. Biz herkesin beynini bilimsel kalıp içinde düşünebilir yapıya götürmeyi esas aldık. Yol gösterici olarak hayatı bir stratejik vizyon üzerine oturttuk, sosyalizasyon bize sosyolojik olgunun temel disiplinini verecektir, diplomasi ise kültürel oluşumlara renk katarak bizi doğamızla bütünleşen bir anlayışa sürükleyecektir. Kültürü sadece diplomasi içinde değil, strateji, organizasyon bilinci ve Salih amelle müşterek bir anlayış içinde görmemiz daha doğru olacaktır.
Alışkanlık düşünmeden yapmayı becerdiklerimizdir. Mesela ciklet çiğnemek bir alışkanlıktır. Spor yapmak üzere zamanımızı ayırmak bir alışkanlıktır. Okumakta bir alışkanlıktır. Bütün yaşam parçaları temelde alışkanlıklarımızla ilişkilidir. O zaman alışkanlıklarımızın sevgi temelli bir yönlendirici unsuru olmalıdır. İşte burada aradığımız budur.
Alışkanlıklarımızı kültürel felsefe ile bütünleştirdiğimizde anlamlı bir yöresel başkalık doğacaktır. Benim sahip olunan hiçbir değeri kaybetmeyiniz dememin ana düşüncesi budur. Dolayısıyla şimdi kültüründe yaşam sevincini oluşturan sevgi temelli açılımını gördükçe kendimizle ve atalarımızla daha çok gurur duyacağız.
Ben bu duygu konusundaki çalışmayı üç yıl önce bütün çalışmalarıma esas teşkil edeceğini anlayarak sözlük taramalı bir çalışma yapmıştım. Bu duygulama temelini o zaman daha en önemli çalışma olarak görmüş ve yaptığım bütün işlemlerde hep geri planda bunu kendime referans almıştım. Dolayısıyla amaç insandır. İnsanın ruhudur. Bu ruhu dünyada rahat ettirecek düzenin temeli benim açılımını yaptığım bilim sahalarıdır. Bu sahalarda konulan ve tavsiye edilen kurallar çok önemlidir. Benim çalışmalarımı ilerde daha anlaşılır bulduğunuzda eminim ki sizlerde kendilerinize göre açıklamalarınız olacaktır. Bütün bu çalışmaları aşama aşama sizlere örnek yaratan bir şekilde yapabilmemi sağlayan yüce Allaha şükürler olsun.
Netice olarak alışkanlıklarımızı öncelikle sevgi temelli açıklamalarla bütünleştirmek, sonra saygı oluşumlu bilinçlendirmeyi açıklamak ve nihayet sorumluluğumuzu gerek kendimize saygı gerekse topluma saygı açısından anlaşılır kılmak önemlidir. Allahın tek bir harfe kadar önem verdiği mükemmel tasarım ancak bu şekilde kendisini mukaddes kılabilir. Ben size kuralları koyarak sizin robotlaşmanızı sağlayabilirim, bu benim için çok kolay olurdu. Ama ben size düşünme açılımını öğretiyorum. Dolayısıyla sizler bu açıklamalarla kendinizi önce lider yapacak sonra peygamber olmak için kendinizde değerler üreteceksiniz. İnsan beyni buna muktedir olmasa benim yaşadıklarımı size örnek olarak göstermezdi.
e. Saygı tezahürlü duygulama :
Saygı toplumsal oluşuma imkan veren insan duruşudur. Yani kabulü önce varlığı için diğer yaradılmışları kabul etmeye dayanır. Onlarla birlikte olmanın disiplinini anlar ve buna uygun oluşumları benimser. İnsanı bir anlamda insan yapan özellikleri katar ona. Nitekim Hazreti Musa bu oluşumu sağlamak üzere 10 emiri ortaya koymuş ve insanlık üçbin beş yüz yıldır bunu kendi bünyesine katmıştır. Biz bu oluşumu sosyalizasyon yapılanması içinde bilimsel bakışa çevirmeye çalıştık. Sosyalizasyon duruşunun insana hareket noktasını saygı tezahürlü duygulama verecektir. Bu oluşumun kültürel doğası bir anlamda buradan hareket almalıdır.
Saygı temelli duygulama; yüceltme, onur duyma, önemseme, değer verme, vefa, asalet, erdem gibi alt duyguların harekete geçirilmesiyle ortaya çıkar. Bu durumda kişi özelliklerini algılamalı ve karşısındakilerin özelliklerine önemsemelidir. İnsanın insan ile ilişkisinde birbirinin ruhunun getirdikleri bazındaki kabul üzerinden ortaya çıkan oluşu algılama düşüncesi egemen olmalıdır. Aslında bu doğal olarak insanda intibak yeteneği ile ortaya çıkmaktadır. Zeka otomatik olarak değişen şartlara uyum sağlayacak duruşu ortaya koymaya yöneltir insanı.
Saygı bir temenni değildir, bir hareket bir disiplindir. Dolayısıyla kültürün diplomasi bilinciyle ortaya konulacak önemli bir parçası olarak görülecektir. İnsanla ortamı sezgiler, duygular ve en önemlisi bilinçle yönetilir duruma getirmek saygı oluşumlarını analız edebilmekle mümkündür. Saygı durulacak ve varılacak noktalar arasındaki yönetimin hareket disiplinini yaratacaktır. Ahlak ve namus saygı tezahürlü duygulamanın temel elemanları olarak ele alınmalıdır. Namus parametrelerini belirlerken insanın doğasının tatmin ve anlaşılabilirliği göz önünde tutulmalıdır. Böylece insan hareket noktası bilincini ortaya çıkaracaktır. Davranış bu disiplinden ortaya çıkacağına göre hislerimiz ve düşüncelerimiz ancak bu şekilde bütünlük kazanan yapıya yönelebilir.
Birlikteliğin vazgeçilmez öğesi saygıdır. Sevgi çekiciliği, saygı duruş kabiliyetini hazırlar. Böylece insan sevgi ile hazzını, keyfini yaşarken, saygı ile kendine duruş kabiliyeti hazırlayarak bu oluşumun sürekliliğini yaratır. Zaman disiplini ortaya çıkar. Sevgi arsızlığa açıkken saygı arsızlığı dizginleyen bir mekanizma oluşturur. Bu nedenle sevgi ve saygı birbirlerini tamamlayan ruhun ve canlılığın farkını yaratan elemanlardır.
İnsanı insan yapan temel duruşu saygının yarattığını anlattıktan sonra, saygıyı sevgiden daha fazla önemsememiz gerektiğini vurgulayalım. Saygı olmadan sevgi anlam kazanamaz. Zira saygı oluşundaki duruşu ortaya çıkaran temel algılamadır. Duruşunuzu belirlemeden sevginizi yönetemezsiniz. Eğer birlikteliklerde saygı bozulmuşsa sevgininde bir süre sonra yok olacağını kabul etmemiz gerekir.
f. Saygı temelli alışkanlıklar yaklaşımı :
Saygı bize ilişkilerde duracağımız yeri belirlemelidir. Toplumun bireysel duruşunu belirleyen ana oluşum namus olarak bireye yüklenmiştir. O zaman aile her toplum için vazgeçilmez namus parametrelerini bu kapsamda belirlenmiş olarak çocuğa yükleyecektir. Böylece çocuk dünyadaki duruşunu vazgeçilmez olarak algılama imkanı bulacaktır.
İnsana toplumsal davranışta fren vazifesi gören ikinci vazgeçilmez oluşum ahlaktır. Ahlak toplumsal davranışta ortaya çıkan bir erdemi yaratabilmelidir. Bunu ortaya koyacak kurallarda bir anlamda zaten mevcuttur. Namus ve ahlak temel felsefesini Salih amelden alacak ve kültürel olgularla süslenecektir. Bu durumda her toplumsal yapı bir başkalık kazanabilecektir. Namus ve ahlak değerleri insan doğasına ters düşürülmemelidir. İnsanın fizyolojik özellikleri bilimsel manada bu oluşumlara yol gösterici bir mahiyet taşımalıdır. Toplumun sosyal duruşunu ortaya koyan ekonomik asgari yeterlilik bu bağlamda önemli bir faktör olacaktır. Organizasyonun bireye yükleyeceği rasyonalitenin sosyalizasyon yeterliliği bu şekilde ortaya çıkacaktır.
İnsanları kendilerine sunulan ortamı belirginleştirmeden tek düze hak ve görevlerle yüklemek sonucu belirsiz bir öteleme yaratır. İnsanı duygusal yeterlilikte mutluluk temayülü içine sokabilmek ancak bu şekilde mümkündür. İnsanın özgürlüğü kendi duruşunu vazgeçilmez kılan elemanlardan sağladığı güven ile ortaya çıkacaktır. Bizim yaptığımız çalışmaların temel maksadı, insan yaradılışına uygun bir anlam bütünlüğü ortaya koymaktan başka bir şey değildir. Yaradılışımızın ve yaşamımızın hareketliliğini ruhumuzun getirdikleri ortaya koyacaktır.
Değişim isterken muhafazakarlığın gerekliliği hiçbir zaman unutulmamalıdır. Değişimi evrimsel bir bütünlük içinde yapabilmek ancak bilimle mümkün olabilir.
g. Sorumluluk tezahürlü duygulama :
İnsana sorumluluğu Allahın kurduğu düzende kader yapılaşması olarak verilmiştir. Dolayısıyla insanı frenleyecek ve isteklerini belirleyecek ana unsur budur. O zaman insanlık bireyi bu görüşle yönlendirecektir. İnsan hiçbir zaman iyi ve güzelden vazgeçmek istemez. Bunlar onun yönlendiricileridir. İnsanın sorumlulukları birinci derecede kendine karşı olanlardır. Bunlar temizlik, beslenme disiplini, beden disiplini ve ruh diriliğidir. Bu öğeler mutluluk bazlı yaşam için vazgeçilmezdir. İkinci derecedeki sorumluluklar yaşam alanı ile ilgili olanlardır. Bunda denge ve estetik ön planda tutulabilmelidir. Üçüncü derecedeki sorumluluklar toplum ve evrensel oluşa karşı olan sorumluluklardır. Bunda ruhun getirdikleri temelli bir başkalık vardır. İnsan insanlığa karşı yaşamsal birlikteliğinin katkısını aramakla yükümlüdür. İşte bütün bu sorumluluk alanları bireyin çalışkan ve zeki olması gerekliliğini ortaya koyacaktır.
Birinci ve ikinci derecedeki sorumluluklar örf ve adetlerle belirlenmelidir. Dolayısıyla buna ilişkin bir yapılanma gereği vardır. Bu yapılanmayı ölçümlü kılabilmekte mümkündür. Üçüncü derecedeki sorumluluklar yönetsel bilinçle dengelenecek bir bütünlük gösterir. Toplumsal kuralları gereklilik bazında görebilmek ve bunu örgütsel doğruluğa getirebilmek arayacağımız hedeflerdendir.
Sorumluluk tezahürlü duygulama esas olarak; paylaşma, hükmetme, hakimiyet, tepki verme, baskı, tasarruf, israf ve değer gibi alt öğelerle ortaya çıkar. Bütün bu alt öğeleri anlaşılır ve önemli kılmak örgütsel bilinçlendirme mekanizmalarının fonksiyonu olmalıdır.
Netice olarak sorumluluk çok kapsamlı ve çalışılmakla detaylandırılması anlam kazanacak çok önemli bir sahadır.
h. Sorumluluk temelli alışkanlık yaklaşımı :
İnsanın toplumsal duruşuna esas teşkil eden davranışları, örf ve adetleri toplum yaratmaktadır. Dolayısıyla tasarlanan medeniyetle bağlantılı ve var olan örf ve adetlerle ilgili kapsamlı bir çalışma yapılması gerekir. Bugün toplumlarda insanların benimsediği örf ve adetler toplum bilinci şeklinde yaşamaktadır. Bunun böyle güzel olmadığını söylemek istemem ama belirginleştirilmesi daha doğru bir olgudur diye değerlendiriyorum. İnsanlar bilinçlendikçe davranış kültürleri daha akılcı ve tutarlı olmaktadır. Birinci derecede bugün hukuk olarak adlandırdığımız yapılanma sorumluluk bilincini yöneten bir davranış kültürü oluşturmaktadır. Benim sadece bu bilincin sağlıklı oluşmadığı ve çıkarılan kanunları sadece çıkaranların bildiği bir dünya sağlıklı gelişemez diye bir tereddütüm var.
Toplumları sorumluluk temelli alışkanlıkların yönetiminde eğitime tabi tutmak gerekir. Zira genel hukuk konsepti bile yazılı durumda değildir. İnsanlar kendilerine sunulan sorumlulukları bilmeden nasıl ona adapte olsunlar ki? Dolayısıyla başta anayasa olmak üzere tüm temel kanunların bir konsepti olması gerekir. Bu konsept belki yarım sayfalık bir izahattır. Ama insana davranış profilini öğretebilir. Böyle yapılmadan kanunları madde madde insanlara ezberletmek tabii ki bir yöntem olamaz. İnsan davranış profilini tasarlarken kendi bilincinde bir sistematik olmalıdır. Bu kapsamda Tevrat’ın sağladığı başarı hiçte azımsanamaz. Dolayısıyla insanların sorumluluklarını belirleyen ve her 50 yılda bir gözden geçirilen 100 sayfalık kitapları olmalıdır. Bu kitap toplumun davranış profilini belirlemelidir. Bu kitap üzerinden konferanslar, etkinlikler, programlar yapılarak toplumun bilinçlenmesi sağlanmalıdır. Ancak böyle olursa sorumluluk duygusallaşabilir ve böylece erdemli insanlar çoğalabilir.
İnsanlar duygusal yönetimlerinde sorumluluk bazlı duygularını betimlerken düşünsel olarak verdikleri kararlara çok dikkat edebilmelidir. Bu Kuran’la Allah korkusuyla yapılmıştı. Şimdi kader korkusuyla etkilendirilebilir.
i. Duygu Tezahürü :
Duyularımızla algıladıklarımız bizi duygularımızla etkilemektedir. Duygularımız sevgi, saygı ve sorumluluk kapsamlı olarak belirginleştiğinde ortaya bir sonuç çıkmaktadır. Bu sonuç duygu tezahürüdür. Hangi duygulamanın hangi tezahürü ortaya koyacağı bilinebilirse de bunun karmaşıklığı nedeniyle ben bu ayırımı yapmayacağım.
Benim tespit ettiğim duygu tezahürleri; gülme, ağlama, üzülme-keder, korkma, şımarma, gücenme, özleme, isyan etme, cilve yapma, eğlenme, naz, heyecan, stres, aşk, sevda, gurur, nankörlük, beğenme, acıma, özenme, cesaret, ihanet, güvenme, nostalji, sezi, tembellik, bayağılık, hakaret etme, hayal görme, zerafet, meziyet, yalan söyleme, teselli, kavuşma, muhabbet, inanç, eziyet çekme, çalışma, tiksinme, ürperme, tevekkül, sabır, konuşma, ayrılık, terk etme, hayret etme, küstahlık, inanma, zevk alma, yalnızlık, başarı, adalet v.b.
Bunlar daha çoğaltılabilir. Bazıları da kapsamdan çıkarılabilir.
j. Duygu tezahürlerinin sevgi-saygı-sorumluluk üçgeninde oluşumu:
Bu bölümde örnekleme olması bakımından birkaç duygu tezahürünün nasıl irdeleneceği hakkında çalışma yapılacaktır. Mesela gülme tezahürünü sevgi duygulaması daha çok ortaya çıkaracaktır. Ama saygı duygulaması da bize gülme sonucunu verebilir. Diğer yandan belki de daha çok sorumluluk kapsamında davranışlarımızı yöneten duygular bizi güldürecektir.
Aynı şekilde tiksinme tezahürünü; sevgi duygulaması yaratabileceği gibi saygı duygulama alanlarından da bu ortaya çıkabilir.
Eğlenme tezahürü üç duygulamanın bileşkesinde ortaya çıkan bir sonuç olabilmektedir.
Netice olarak duyguların sevgi-saygı ve sorumluluk alanları hemen hemen bütün tezahürleri etkileyebilir durumdadır. Bu nedenle bir bileşke bazında bilimsel olarak çok detaylı incelenebilir diye değerlendiriyorum.
k. Mutluluk temelli duygusal oluşum :
Mutluluğun esası insanın yarattığı farklılıkta yatmaktadır. Bu farklılığı ortaya koymak başarı, başarmaksa mutluluktur. Yakın çağ mutluluğu görev olarak tanımlıyordu. İlk çağ ise Allaha ibadette yapılan görevi mutluluk yapıyordu. Bizim ortaya koyduğumuz mutluluk ise kişinin kendini ve topluma katkısını ölçümleyen bir daha özgü bakış açısıdır.
Mutluluk; sevgi, saygı ve sorumluluk temelinde ortaya çıkan sosyal duruşun ana parametresidir. Böyle olunca duygu tezahürleri mutluluğu anlamamıza olanak verecektir. Muhakkak ki insan acı çekmek yada isyan etmek için kendi duygulamalarını ortaya çıkarmak istemez. Ama bunların bile ruhun getirdiği farklılıklarda hedefe ulaşma bazında bir göstergesi olabilir. Hayat uzun ve engebelidir. Bu engebeli yapı bazen hüsran bazen sevinç yaratabilir. Bütün bunların bileşkesi insanın yaşamsal verilerini ortaya koyacaktır. Görevimiz mutlu olmak ve iyilik yapmaktır. Dolayısıyla benim bütün hareket noktam bu ikisini açıklamaya çalışmaktır. Bunu yapabilmek için her şeyin birbiriyle ilişkisini ortaya koymaya çalıştım. Anlayamadığınız yerleri mutlaka olduğu gibi muhafaza ediniz.
l. Mutluluk esas duygu tezahürü :
Mutluluk esas duygu tezahürü muhakkak ki; gülme, eğlenme, heyecan, gurur, beğenme, cesaret, güvenme, zerafet, meziyet, muhabbet, çalışma, zevk, başarı gibi alt tezahürlerle ilişkili bir bileşke olacaktır. Hayatı bu duygusal tezahürlere yönlendirme bilinci mutluluk arayan bir yaklaşımı ortaya koymamızı sağlayacaktır. Ama bütün bu tezahürler sevgi-saygı ve sorumluluk üçlemesinin ardında yatacak güzelliklerdir.
Mutluluk esas duygu tezahürü insanın kendini yaşama büyük bir isteklilikle bağlamasının anahtarıdır. Bu hiçbir zaman ölümden korkmak anlamına gelmez. Zaten biliyoruz ki cennet ehli olduk ve sonraki yaşamımız diğer bir cennetin hak ettiğimiz yerinde olacaktır. İnsan mutlu olmak için yaşayacak ve bunu düşündüğü ve buna emek verdiği ölçüde başarılı olacaktır. Fizyolojik yeterlilikleri ve onun getirdiği mutlulukları da göz ardı edemeyiz.
m. Duygudan seçme yaklaşımı :
Hayatın kolaylaşması ve sosyalitenin dengelenerek sevgi bağlarının gelişmesi sonunda insan öyle bir toplumsal oluşumu yaratacaktır ki duygu tezahürünü kendi arayıp bularak yaşayabilecektir. Bugünde duygusal filmlerle istediğimiz zaman kendimizi değişik duygularla yükleyebilmekteyiz. İlerde duygu tezahürü bileşkesinde oluşturulacak oyunlar tiyatro sahnelerinde istenen karakterin adeta yaşanmasını sağlayabilecektir. Bu beceri ve duygusal yönetim bir süre sonra gerçek hayatımızda da bize uygulama fırsatları yaratavaktır. Biz daha insanı temel oluşumlarıyla yeni düşünmeye başlıyoruz.
Filmlerde sahneler ve karakterler çok etkili örnekleme sunmaktadır. Belki bir süre sonra insanlar tutkularını, ihtiraslarını duygu tezahürleri ile anlayacaklar ve hayata yöneliş tarzları bambaşka dünya görüşleri oluşturacaktır. Duygu dünyamızın sonsuz lezzeti insanın hayatının renk cümbüşüdür.
2. DÜŞÜNCE :
Düşünceyi oluşturan boyut yine ruhun kullandığı beyindeki birikimdir. Bunlar bilgi ve tecrübe olarak karşımıza çıkmaktadır. En değerli tercih genellikle tecrübeden gelir. Neden düşünürüz? Karar vermek için. Karar neden veririz? Hayatı yaşamak için. Batı bu bileşkeyi çıkar bazında gerçeklemeyi tercih etmiştir. Böyle olunca materyalist bir dünya ortaya çıkmaya başlamıştır. Halbuki bizim görev bilmemiz gereken iki unsur vardır. Birincisi mutluluk, ikincisi iyiliktir. Bu ikisi bizim gerçek manada duygusal olarak tatmin olabileceğimiz ve bunun hayata renk katan unsurlar olacağı gerçeği ile karşı karşıyayız. Bu durumda mutlaka düşünebilen beyin sosyolojik ve psikolojik tercihlerini ön plana koyacaktır. İşte insanın bilimli bileşkeli erişmesi gereken entelektüel boyut budur.
Buna ulaşabilmek için güdülerimizi yendiğimiz ve böylece hayata kendi penceremizden bakabildiğimiz bir yaşamı yaratacağız. İşte cennet budur.
a. Olasılıklı düşünce yaklaşımı :
Duygularımızın n boyutlu bileşkelendirilmesi olayı düşünsel olarak bugün ne kadar geri olduğumuzu bize göstermektedir. Bunun bir diğer boyutu da duyguların olasılık değerleri ile ifade edilmesidir. Örneğin ben karıma % 30 nefret, % 20 beğeni, % 10 takdir ve % 40 hayranlıkla duygularımı yönlendiriyorum. Nefreti oluşturan temel husus mazideki karımın tercih bilincidir. İnsanın özüne dönme alışkanlığını bildiğim için bu bende sönmeyen bir ateş gibi parlamayı sürdürüyor. Ben karıma ne kadar güveniyorum? Her an bir başkalık yaratacağı düşüncesinden ne kadar uzağım? Bunlar benim yaşamımda karımın özgürlüklerinin yarattığı belirsizlikler. Dolayısıyla bu hem heyecan katıyor hem dikkatli olmam bilincini bana uyandırıyor.
İnsanların birbirini % 100 sevmesi diye bir şey olamaz. % 100 nefrette mümkün değildir. O halde duygularımız beklentiler çerçevesinde düşünsel bir açılıma tabi tutulabilir. Bizi tahmin eden açılım doğru açılım olacaktır.
b. Duygusal alışkanlık temeli :
İnsan hayatı örf ve adetler, namus ve ahlak kapsamında stres altına alınmış durumdadır. Bunların dışında bir de güdülerin ortaya koyduğu stres vardır. Dolayısıyla insan duygusal gerçeklikte kendini değil beklentilerini yaşamaktadır.
Bizim üzerinde durmak istediğimiz insanların duygulama açılımları üzerinden müreffeh bir hayatı tanzim edebilecek yeterliliği ortaya koymaktır. Bu kapsamda duygusal manada alışkanlıkları ortaya çıkarabilecek bilimsel açılımları üretmek zorundayız. İnsanın kendi doğasını kontrol etkinliği demek olan bu durum mutluluk temelli bir açılıma sokulabilirse insanın yaşam periyodu içinde bile birkaç duygusal etkinlik başkalığı yaratılabilir diye düşünüyorum. Böylece hayat daha da renkli bir başkalaşıma kavuşabilir. Bu gerçekte imkansız olmayan ama biraz emek isteyen bir durumdur.
Hayatımızı istediğimiz veya tercih ettiğimiz başkalaşımlara sokabilmek genlerle oynamak gibi bir başkalık yaratacaktır. Bu belkide karakter bazlı açılıma olanak verebilecektir.
c. Düşünsel duygulama açılımı :
İnsanın duygularını yönetmesi için duyguları gerçekçi manada tanıması ve kendisinin ne istediğini bilmesi gerekir. Böyle bir durum oluşunca kendi tecrübe ve bilgisine istinaden kendi duygulamasını kendi yönetecek durumu yakalayabilecektir. İnsanların duyguların çoğuyla ilgili doğuştan gelen bri yeteneği vardır. Bu yetenek duyguları kolaylıkla tanımasına olanak vermektedir. Ruh gerçekte önceki tecrübelerini kullanabilmektedir. Bizim çalışmalarımız cenneti hak etmiş ruhlar bazında olduğundan tekamül kolayca sağlanabilecektir.
Aslında şiir ve şarkıda eğitsel bağlamda özel olaylardır. Eğitici ve duygusal perspektifte yapıcı olarak kullanılabilir. Milletlerin mazide kalan anıları özel duygu bileşeni yaratabilir. Örneğin ben İstiklal marşını okurken ve dinlerken her zaman duygulanırım. 5-10 kelimelik bir anlam yükü insanı bu kadar çok etkileyebiliyor işte. Duyguların yönetimi kapsamında birkaç nesil sonra insanlar konuşurken duygularını ifade ederken de çok etkileyici olacaklardır. Duygusal bir zenginlik öyle sanıyorum ki en büyük servettir.
d. Düşüncede tercih teorisi :
Bu paragrafta ben bakış açısını dile getirmek istiyorum. Bir birey herhangi bir durum karşısında takınacağı role karar vermektedir. Bu oluş bize düşüncede tercihimiz olduğunu açıklamaktadır. Hareket tarzımızı karakterimize uygun belirlerken güdülerin etkinliğini kaldırdığımız durumda insanların bakış açılarını mutluluk ve iyilik maksimizesi kapsamında tercih edebilecekleri bir yapılanmaya ihtiyaçları olacaktır. Kötümserlik veya karşı taraftan umulmayan bir çıkarcılık gibi beklentiler zamanla azalacaktır. Böylece bir süre sonra insanlar tercihlerini iyimserlik bazında ve iyi niyetli olarak yapacaklardır.
Bu kapsamda düşünsel bir çerçeve çizilerek insanlara teorik bazda bakış açısını pozitif değerlere yöneltecek örnekler yaratılabilir. Böyle bir çalışma insanları hem rahatlatacak hem de kendilerini normalize edilmiş bir anlaşılırlığa sokabileceklerdir. Ben hayatım boyunca hep kötümser düşündüm. Hani bir söz vardır. “İşini kış tut yaz çıkarsa bahtına”. Bu yaklaşım insanı hem yoruyor hem de güvenmeyi engelliyor. Ben bunu dikkatli tercih ile benimsemenizi öneririm.
e. Karar teorisinin düşünsel açılımı :
Karar teorisini anlaşılır kılmaya çalışan uzmanlar hep kazancı maksimize etmeyi öngörürler. Biz duygusal manada tatmin olma değerlerini yakalamayı hedef alan bir başka oluşumu söz konusu edeceğiz. Rasyonalizasyon kitabında ben avantajlar-dezavantajlar olarak olayı irdeleme yöntemini dile getirmiştim. Verilecek olan kararın düşünsel boyutunda mutlaka çıkarlar olacaktır. Bu çıkarların duygusal boyutunu incelemek gerekir. Duygusal boyutundaki avantajları ve etkileri görebilirsek insanlık için değer yaratan kararlara yönelebiliriz. İnsan sadece kendi için yaşamamalı. Ailesi, çocukları, eşi, babası gibi yakınlarından başlayarak akrabalar, komşular, hemşehriler ve nihayet tüm insanlık tercihte duygulanma bakımından göz önünde tutulmalıdır. Bir diğer karar etkisi yakışma derecesidir. Yakışma derecesi evrensel doğrular ve insanlığın kendine uygunluğu açısından düşünsel yaklaşımıdır. Bunlar ince ama değerli olmayı kendimize rehber alabilmeliyiz. Zira üstünlük gelecekteki tatminkarlık hala hak edişe dayalı kalmaktadır.
f. İkna etme düşüncesinin etkisi :
İnsanları en çok etkileyen husus fikirlerini karşısındakilere kabul ettirme bakımından takınacağı tavırdır. Bu konu insanların yalnızlığının temel çıkış noktasıdır. Bilgi temelli ikna yeteneği veya yönelişi kolaydır. Bildiğini anlatırsın olur biter. Ama duygusal temelli oluşları ifade etmek çok zordur. Zorluğu anlaşılabilirliği yaratabilmeye dayanmaktadır. İşte bu nedenle edebi sanatlar ortaya çıkmıştır. Şiir bir duygu hikayesidir. Şarkı bir duygunun felsefesidir. Böyle olunca insanlar kendilerini ifade etmeyi zorlamak yerine susumayı tercih ederler.
Bunu nasıl hallederiz sorusunu sorduğumuzda edebi eserleri ezberleyerek cevabını alacağız tabii ki. İnsanların şarkı sözlerini ezberlemeleri kendilerine bu oluşları katma ihtiyacından kaynaklanır. O halde yapılması gereken insanların tüm duygu tezahürlerini kapsayan hikaye ve felsefeleri oluşturmak ve insanlara öğretmektir. Bunu en etkin şekilde yapabilmek ve sürekli yenilemek bir toplumsal görev olarak telakki edilmelidir.
g. Genel sosyalite kavramı :
Düşünmeyi gösteren ana etken konuşma ve yazmadaki beceridir. Konuştuklarımız düşünen insanın sözleri olduğu zaman hemen dikkat çeker ve dinlenirsiniz. Çünkü bir şeyler söylüyorsunuzdur. Konuştuğunuz konu hiç şüphesiz içinde bulunduğunuz sosyal oluşumu ilgilendiren ve bu kapsamda hissettiklerinizle beraber düşüncelerinizdir. Düşüncelerimizi yönlendiren daha doğrusu yönlendirmesi gereken duygularımızdır. Eğer duygularımız etkisiz sadece fikirlerle konuşuyorsanız zaten düşünmediğiniz ortaya çıkacaktır. Düşünce size ait bölümleriyle dinleyenleri etkiler. Bu nedenle duygularımızla bildiklerimizi birleştirdiğimiz ölçüde etkili ve liderlik özellikleriyle ortaya çıkabilirsiniz.
Bu durumda iki yol vardır. Birincisi kendinizi entelektüel kimlik kazanıncaya kadar bilgi ve yorumla geliştireceksiniz, ikincisi kendi ruhunuzun getirdikleri bazında var ettiğiniz dünya görüşünüzü hissederek ifade edeceksiniz. Aradığımız ideal insan işte budur. Kendine güven ve başkalarına itimat verme olgusu ancak bu iki yol gerçekçi manada realize edilmişse ortaya çıkacaktır.
h. Duygu yönetimi analizi :
Her insan özellikle yaşı ilerledikçe bir duygu yönetimi yapısı oluşturur. Bunu hiçbir zaman analiz etmez. Ama iyi niyetli, art niyetli, kötü niyetli veya iyimser, kötümser gibi yakıştırmalar kendisine çevresi tarafından verilir. Duygu yönetiminde esas olan unsur kişinin niyetidir. Bu oluşumu etkileyen faktör karşısındakine sevgi-saygı yada sorumluluk üçlüsünde bakış açısından ortaya çıkar. Her insanın her zaman iyimser, her insanın her zaman kötümser olması gerekmez.
Bu durumda duygu yönetimini oluşturacak olan ana unsur daha önceki tecrübelerimiz olacaktır. Bir kişiyle daha önce yaptığımız sohbet o kişi hakkında bir kanaat edinmemizi sağlar. İçtenliğimiz, samimiyetimiz veya geçiştiriliciğimiz bu tecrübeden ortay çıkar. Eğer ilk defa karşılaşıyorsak o zaman daha dikkatli bir tavır sergileriz.
Duygu yönetimimizi analiz edebilmek için öncelikle sevgi temelli duygulama devreye girecek ve duygulamamızı algılamaya çalışacağız. Daha sonra saygı temelli duygulama etkili olacak ve nihayet sorumluluk temelli duygulama denetiminden geçireceğiz. Bunların bileşkesinde ortaya çıkacak tezahür gerçek duygumuzu temsil edecektir.
i. Düşünce duygu sentezi :
Mantık yönüyle düşüncelerimiz bize aklın yolu diye görebileceğimiz ortaya koyduğu bir duygumuz oluşur. Düşünce mantığımızla duygumuz arasında bir denge kurarak gerçek politikamızı belirler. Böylece bir düşünsel mekanizma çalışarak tavrımızı belirleriz. Bu işlem her grup veya kişi için ilk karşılaşmada ortaya çıkar ve daha sonra hep tecrübemize dayalı hareket etmemizi sağlar.
O zaman birey politik bir kişilik kazanacak ve tutarlılığını bu zemin üzerinde sağlayacaktır. Akıl ile duygunun bileşkesinde ortaya çıkan karar en sağlıklı karardır. Ben genellikle duygularımın etkisinde kalarak karar veririm. Bu beni bazen yalnız bırakır bazen de sempatik yapar. Ama politikamı samimiyet üzerine kurduğum için hiç düşmanım olmadı. Bu hem iyi hem kötü bir durumdur. İnsanların çıkarları ve düşmanları olmalıdır. Böyle olursa hem kendi savunma mekanizmalarını yaratarak daha etkin hale gelecektir hem de politikalarını çıkarları doğrultusunda kullanacağından kendini daha etkili hissedecektir.
j. Karar ve irade ilişkisi :
Karar üzerinde durmuştuk. Karar bir konu ile ilgili tavrımızdır. Bu kararı verirken duygularımız ne kadar etkiliyse irademiz o kadar güçlü olacaktır. Bu arada iradeyi karara bağlılık olarak gördüğümüzü açıklayalım.
Bazı insanlar verdikleri kararı bir süre veya bir engel geldiğinde değiştirirler. Aslında hem yanlıştır hem de hatalı karar verme alışkanlığı yaratmışsa zararlıdır. Karar düşünülerek verilir ve muhafaza edilir. Eğer kararınızı verme gerekçeleri üzerinde daha geniş bir mana yaratıyorsanız o zaman yanlış anlaşılabilirsiniz. Benim başımdan böyle bir olay geçti. Bir konuda görüşümü belirtmiştim. Amirimle ters düştük. Ben daha sonra yaşadığımız özel durumla ilgili kendisinin de haklılık payı bulunduğunu söyledim. Ama beni kararımdan vaz geçtiğim şeklinde yorumladılar. Halbuki ben daha geniş düşünerek o yorumu getirmiştim. Belki de faydası oldu bu oluşumun bana.
Netice olarak irade duygu-bilgi çerçevesinde kararı destekleme bilinci olarak bireyin sosyal duruşunu gösteren temel faktörlerden biridir.
k. İradenin seçiciliği ilkesi :
Karar verirken alternatif hal tarzlarımız vardır ve bunu aklımızda analiz ederek kararımızı veririz. Karara sadakat olarak irade insan beyninde kararın veriliş şartlarından ortaya çıkan durumda karara sadakat konusunda dikkat gösterir. Bu durumda kendimizi karara inandırmamışsak irademiz bizi disiplinsiz kılabilir. İşte bu nedenle insanların iradelerini etkileyecek motivasyona ihtiyaç doğar. Eğitimin veya çalışma şartlarının ölçümü ve değerlendirilmesi ödüllendirilmiyorsa irade etkisizleşir ve başarı düşer. Cezalandırmak ödüllendirmekten daha az etkilidir.
Bu durumda tercih edilen yolu belirlemek ve bunda ısrarcı olmak alışkanlığı insanı dayanıklı yapar. Dayanıklılık kararlı bir şekilde başarıyı hazırlar. İrade demek ki bireyin inancıyla tutarlılık göstermektedir. İradeyi kuvvetlendirmek için kendi tabiatımıza uygun kararlar almamız gerekir. Bununda yolu duygularımızla bağlantılı olmak demektir. Duygularınız sizi kararlı ve canlı tutmaya zorlar. Böylelikle tutarlı ve başarılı olursunuz. İnsan karakteri analizi ve işe uygunluğu bu duygulama formasyonuyla yakından ilişkilidir.
l. Düşünce – irade dengesi :
İnsan bir süre sonra kendisini tanımaktadır. Tanıdığı ana noktalardan biri de hiç şüphesiz iradesi hakkındaki yargısıdır. İnsan eğer düşünce kalıbını sağlıklı kuramıyorsa iradesi de kuvvetli olmayacaktır. Düşünebilme yetisi belli ölçülerde herkeste vardır. Duyguların yönetiminde ortaya çıkan karar alma becerisi insanı dayanıklı yapacaktır. Bu nedenle duygularıyla bütünleşik bir yapıda çocuklar yetiştirilmelidir. Çocuğun iradesi onun yaşam alanındaki ilişkilerde ortaya çıkacaktır. İstediğini elde etmesini öğrenen çocuk bunu realize etmeyi bir alışkanlık haline getirir. İnatlaşmak, istediğini zorla yaptırmak bana göre kuvvetli irade için zemin hazırlar. Çabuk pes eden vazgeçen çocuk ileride zahmet çekecektir. O zaman insanları çaresiz bırakmamak esas olmalıdır.
İrade düşüncenin motivasyonuyla doğrudan ilişkilidir. Toplumun yaşadığı kültür olguları da bir nevi motivasyon sayılır. Dolayısıyla yaşam alanlarını incelerken bu husus çok önemli olarak ele alınmalıdır.
m. Kabul edilebilirlik ilkesi :
Düşüncenin iki temel kontrol fonksiyonu vardır. Birincisi bireyin kendi karakter ve sosyal duruşuna göre kabul edilebilirliği, ikincisi düşüncenin yaşanan sosyo kültürel ortamın bu düşünceyi benimseme temayülü. Dolayısıyla düşünce önce sahibine değer verdiği açıyı yaratmalı daha sonra çevresinde alacağı değeri yaratmalıdır. Bu nedenle özgür veya muktedir düşünce kabul edilebilirliği çerçevesinde değer kazanır. İnsanın muteber kişilik kazanması kabul edilebilir düşüncelerle dolu olmasına bağlıdır. Eğitim bir anlamda bize muteber düşünme disiplini yaratmaktadır.
İnsan yaratıcılığı veya düşüncelerin tekamülü eğitimsiz ortamda söz konusu olamaz. Nitekim insanlık bugünkü birikime lider veya dehaların ötelemesiyle gelmiştir. Gelecekte de durum aynı olacaktır.
Netice olarak düşünce özgürlüğü kalıbı altında tutarsızlıklar kabul edilebilirlik ilkesine takılırlar. Tutarsız düşünce sahibini tutarsız yapar.
n. Pişmanlığı sezme oluşu :
İnsan psikolojisini etkileyen en önemli olay pişmanlıktır. Zaman dördüncü boyut olarak bize geri dönüş imkanı vermemektedir. Bu durum bizi dikkatli ve dengeli yaşamaya iter. O zaman insan için zaman boyutu pişmanlık bazında önemli olmalıdır. Hem verdiğimiz kararlarda hem de zamanı efektif kullanmada kendimize karşı sorumlu olduğumuzu bilmeliyiz.
Pişmanlığı nasıl sezeriz? Zamanı kullanmada üretkenlik disiplini yaratıp vizyonumuzu stratejik bir plan dahilinde sürükleniyorsak hayat anlamlıdır. Bu yapı içinde zamanın üretkenliğini sezmemiz mümkün olabilir. Karar verirken pişmanlığı minimize edecek şekilde kendimizi düşünsel olarak hazırlamamız doğru olur. Bunu sezebilmek için ise dostlarımız bize yardımcı olacaklardır. İnsanın kendi düşünselliği onu yalnız ve yanlış yapmaya zorlar. Dost işte bu bağlamda var olmalıdır. Kendini kendimiz yerine koyarak karar vermemize yardımcı olan gerçek manada samimi davranan insan gerçek dosttur.
o. Düşüncenin bileşkesi yaklaşımı :
Düşüncenin mantık ve duygularla bir bütünlük sağlaması gerekir. Politikamız ne olursa olsun bu bütünlük belli açılardan bir oluşum yaratacaktır. Verdiğimiz kararlarda keskin hatlar yaratmak bir nevi dengesizlik olarak ortaya çıkar. O zaman duygularımız değişken veya aldatıcı olabilir.
Düşünceyi geçmiş tecrübeler ışığında her zaman irdelemeliyiz. Bu durum bize sağlıklı bir politika oluşturma olanağı sağlayacaktır. Hiçbir zaman kara dediğimizi ak şeklinde değiştiremeyiz. Eğer değiştirirsek düşünmediğimizi veya bilmediğimizi ortaya çıkarırız. Bilmediğini düşünmediğini tutarsızlık yapıp söylemek insanın çevresindeki durumunu anlamsız kılar.
Dünyada gerçek manada insanların benimsediği doğruluk dışında mutlak doğru hemen hemen yoktur. O zaman düşüncelerimizin hayatı yorumladığımız manada bir bileşkesi olmalı ve bizi bu doğrultuda harekete zorlamalıdır.
3. HAFIZA – TECRÜBE – İSTEKLER :
Beynimizin öğrendiklerimiz ve tecrübelerimiz bazında bir birikim sağladığı aşikardır. Zaten bu özelliğimiz bizim başkalaşmamıza, eğitilmemize olanak vermektedir. Hafıza bölümünün ruhla ilişkisi mutlaka etkiyi yaratacak hususu seçme bazında ortaya çıkmaktadır. Hafızanın bilgileri duygulama temelli tuttuğu konusunda fikir yürütmüştük. Demek ki duygu kodları ile etkileşimli bir hatırlama etkinliği olmalı. Bedende yani beyinde kalan kısmı bize bu dünya bilgisi olarak aklımıza gelenlerdir. Hissettiklerimiz ise ruhun taşıdıklarıdır.
“Bin nasihat bir tecrübeden iyi değildir” sözü tecrübe esas bilginin insan için ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Demek ki tecrübeyi eğitim kapsamında önemsememiz gereklidir. İnsanın yaşama bağı istekleri doğrultusunda ortaya çıkar. İstek merak ve sorumluluğun bileşkesi olmalıdır. Merak nedir? Merak kendimizle ilgili gelecek tasarımımızda yer alan bilgi ve tecrübelerdir. Böyle bakarsak merakla ruh arasında bir etkileşimin olması gerektiğini düşünmeliyiz. İstek yönelişe yani karara bizi yaklaştıran ana unsur olmaktadır.
Bunları toplarsak beynin işletiminde ruh konuyu merak ve sorumluluk duygulamalarıyla hafızada işletmekte ve hatırladığımız kadarıyla bizim muhakememiz ortaya çıkmaktadır. Burada bizi etkileyen duyguları ve bilgileri araştırırken tecrübeler veya hislerimiz devreye girerek bizi yönlendirmeye başlarlar. Karar aşamasında insan duygularına veya düşüncelerine esas yaklaşımın kendine uyanını tercih edecektir.
Burada duyu-algı-hafıza-istek-merak-tecrübelere dayalı avantaj – dezavantajlar ve nihayet bizi etkileyen sosyal olgular neticede verilen karar. Amacımız bireyin kendi bünyesinde kendine özgü olan kararlama-duygulama-irade oluşumlarını anlaşılır hale getirmeye çalışmaktır. Böylece bireye daha kolay etkileşim sağlanabilecek hatta birey kendini daha iyi tanıyarak öğrenecek ve kendine özgü bir yenilenme sağlanacaktır. İnsanın kendinde bulabileceği tüm bu parçalar anlaşılır veya önemsenir duruma geldiğinde insan düşünen bir varlık olarak tekamül etmeyi başlatacaktır. Bugüne kadar genel kitle hep robot gibi yaşatılmış bulunmaktadır.
a. Düşünsel etkileşimde tecrübe :
Önce tecrübe nasıl oluşur onu inceleyelim. Karşı karşıya kalınan bir durumda insanın çözümleme becerisi tecrübedir. Böylece zeka, bilgiler, duygular ve en önemlisi kavrama becerisi kullanılarak çözüm sağlanmaktadır. Bu durumda insan kendini öğrenmektedir. Bizim insan yaşantısına yığmamız gereken tecrübeler yaşa, birikime ve kültüre göre değişmelidir. Dolayısıyla böylesi bir duygulama yaratılan heyecan ve stresle beraber insanın malı olmaktadır.
İşte bu tecrübe birikimi insanın kendine olan güvenini ortaya koymaktadır. Zor şartların lider yetiştirdiği gerçeği insanın bu özelliği ile ancak anlaşılabilir. Bizim tezimiz bu yaklaşım içinde her bireyi hayatın lideri yapmak ve böylece mütekamil entelektüel insanı yaratmaktır. O zaman zevkler ve konuşulan konular insana yakışacaktır.
İnsanın bu kadar büyük özellikleri olduğunu ancak bende yapmaya çalıştığım bu çalışmada öğreniyorum. Başlangıçta sadece fizyolojik çirkinlikle başlamıştım. Demek ki insan düşündükçe yaratan ve yarattıkça öğrenen çok başka bir varlık. Keyfi ve yaratıcılığı mutlulukla bütünleştirmek belki de böyle mümkün olabilecektir.
Tecrübenin insan beyninde bıraktığı duygulamalar ruhu yönetiminde düşünsel mekanizmada güven, çözümleme bilgisi ve yorumlama içeriği ile birlikte açılıma uğrayacaktır. Bu açılım bize karar verirken kendimizin tercihleri hakkında alternatifler sunarken başarı hısının ve beklentisinin çıkarlar veya indoktrinasyon bilgisi muvacehesinde sonuca ulaşmamızı sağlar.
Hayat düşünsel boyutta çok derinlik taşıyan bir konudur. Ruhun getirdikleri bazında insanın kendini tanıması tecrübelere ve verdiği kararlardaki vazgeçilmezliğe bağlı olarak ortaya çıkar. İşte bütün bu özellikler her insanda farklılaşan bir oluşum ortaya koymakta ve her birimizin farklılığı meydana gelmektedir. Bir de bütün bu mekanizmaların kontrol erkinin nasıl olduğunu düşünmeye başladığımızda Allahın yaratma sanatını algılamada biraz daha edepli davranmaya başlayacağız diye düşünüyorum. İşte bu nedenle insan bildikçe ne kadar daha çok bilgi sahası olduğunu görmekte ve kendini bu nedenle yalnız ve çaresiz görmektedir.
b. İsteklerle düşünsel deneyim :
İsteğin oluşması bir bilgi birikimi gerektirir. İnsan oluşları ve varlıkları öğrenerek daha sonra onlara ulaşmayı veya anlamayı bir bilinç haline getirecektir. Bu alışkanlık çocuklukta başlar. Çocuk sahip olma bilincini anladığında gördüğü hemen her şeye sahip olmak ister. Daha sonra sahip olmanın yöntemlerini ve nihayet hayatın kazanılmasını öğrenir. Toplumun eğitim sistemi ve değişen dünya konjonktürü insanlara değişen 20 yıllarda değişen hayat koşulları sunmuştur. Önümüzdeki dönemlerde de özellikle geri kalmış bölgelerde bu tarz yaşanmaya devam edecektir. Bu durumda sistem belki de bütünüyle 3-4 nesil sonra yerine oturabilecektir.
İsteğin oluşumu bir bilinç meselesidir. Ben kendimi büyük hedeflere ulaşmak üzere hırslandırdım. Amerika’da beni etkileyen düşünce belkide kendimi önemli bir projenin içinde bulma isteğiydi. Sonradan şartlar değişti ve projenin aslında kendim olduğunu öğrendim. Demek ki her insan kendi yaradılış gerçeğini ararken kendine göre hedefleri belirleyecek ve yönelecek. Dünya yaşattığı her insanın katkı sağlayabileceği kadar geniş bir yönetsel, üretsel ve eğitsel birikime sahiptir. Sadece organize olmasını bilmek ve anlayış içinde bunu kabullenmek gerekir.
İsteklerin alternatifleri olacaktır. Bu durumda sorumluluk bilincini aşılarken insana fırsatlar ve ulaşım nedenleri yaratılmalıdır. Böyle olursa düşünsel olarak her birey isteklerini hayata geçirme açısından bir yöneliş sergileyebilir. Bazen bireylere hayat bu fırsatı verir. Hayatı acısıyla, tatlısıyla bir duygusal eğitim alanı görebilmeliyiz. İnsanları tek düze keyif için yaşadıklarını sandıkları bir yapı emin olun insanı sıkacaktır. Yenilik ve değişiklik insanı tazeler ve yeniler. Böylece uzun yaşam zamanı bir anlamda renkli bir atmosfere dönüştürülebilir. Zaman açısından gerekli sabırı isteklerimizle bütünleştürebildiğimiz ölçüde hayattan daha fazla zevk alabiliriz.
Hiçbir şekilde herkesin her şey olamayacağını söyleyebiliriz. Öyle bir dönüşüm olur ki hiç ihtimal vermediğimiz biri büyük bir fayda sağlayabilir. Örnek olarak beni düşünün. Hiçbir üçüncü dünya ülkesinden bu denli derin düşünebilen birinin çıkabileceği akla gelir miydi?
c. Beklentiler bazında irdeleme :
İnsanın toplumda var olan potansiyeli görebilmesi için kendisinde bir itici güç olmalıdır. Bugün yakın çağ mantığında kazancı anlamlı kılan çalışkanlık hayatımızda refah yaratmaktadır. Altın çağda bu refah insanların katkılarını objektif onaylayan yapıda ölçebilirse anlam kazanır. Demek ki tembel varsa onlar güdülerini tatmin edebilecek genişlikte yaşayabilmeli, çalışkanlık ölçüsünde beceri duyguların yönetsel becerisinde mutluluğu kovalayabilmelidir. Böyle olursa insanların gözleri parlayacaktır.
İnsanın beklentisi kendinde sosyal duruş ile ortaya çıkan durumdan etkilenmektedir. Dolayısıyla babası zengin olan biri kendisinin de ileride zengin olacağını bekleyecektir. Benim kendimce düşündüğüm ortam sistemin 6 yaşından sonra kendisine kendi hayatını belirleme fırsatı vermesidir. Böyle olursa insanlar kendilerinin yarattığı hayatın mutluluğunu yaşayacaklardır. Zenginlik bazında soylular hariç kuşaktan kuşağa geçen bir sistematik doğruluk bilincini kaybetmiştir. Firmaların kurumsallaşması, devletin kurumsallaşması bir anlamda herkese açık fırsat vererek yaradılışa uygun beklentilere yönelmeyi imkan dahiline alacaktır.
Beklentiyi hazır bulmak yaratıcı insan kalıbına uymamaktadır. O zaman beklentiyi emekle geleceğe taşıma azmi insan doğasıyla uyumlu bir gerçekçiliktir. Nasıl devlet liderleri sistematik içinde yöneliş bazında başkalık yaratabilmeyi geçerli sayıyorsa firmalarda hatta servette kendini kurumsal manada örgütleyerek insanlara eşit sayılabilecek derecede fırsat vermesiyle mümkün olacaktır.
Sistematik içinde gerçekçi ve doğayı anlamış olarak hayata bakmak önemlidir. İnsan nesli değil her bir insanın getirdikleri sistem içinde yerini bulabilmelidir. Ben ağabeyimi ancak bu şekilde anlayabiliyorum. Herkes bu gözle kendine bakabilmelidir ve hayatın mukaddes olan parçasını böyle görebilmelidir. Her hayatın doğuştan gelen ile beklentileri arasında mutlaka bariz bir ilişki olması gerekmemektedir.
d. Duygu tecrübe ilişkisi :
Tecrübenin bir taraftan da duygu birikimi sağladığını düşünüyoruz. Böyle olunca algıladığımız olguları yaşadığımız tecrübelerin duygulamalarıyla karşılaştırma olanağı yaratılmış olmaktadır. Bu işlem o kadar otomatik şekilde vukubulur ki kendimizin kontrolü bile olmaz. Bize sadece hissettiğimiz bir duygulama belirtisi kalır. Böyle olunca da kararımızı daha kolay verebiliriz. Bu bir başka bakış açısıyla kendine güven duygusu ismini alacaktır.
Tecrübenin hiçbir şekilde olgularla birebir ilişki kurduğunu düşünmüyorum. Tecrübe başarı bazında bir birikim olmalıdır. Bu da bize karar verirken başkalık yaratacaktır. Tecrübeyi yorumlama becerisiyle dönüşsel olarak ta yapılandırmanın mümkün olabileceğini değerlendiriyorum. Böylece insan yaşamadan da yaşıyormuş gibi hayal gücüyle kendine güven duygusu inşa edebilir. Nitekim bugünkü eğitim sistemimizde okullu anlayışının alaylılığa nazaran üstünlük sağlayabilmesini bu husus gerçeklemektedir. Ama asıl kendine güveni tasdik eden husus okullu alaylı karışımı bir beceridir. Bu husus özellikle üstün ve büyük liderlerde ortaya çıkan bir durumdur. Benim teorik yaklaşımlar yanında tecrübi olarak gemilerde kazandığım deneyimler beni daha dikkatli ve makul düşünmeye hazırlamıştır.
e. İstekle – duygu etkileşimi :
İstekle duygu etkileşimi çok ilginç ve önemli bir husustur. İnsanın isteklerini ihtiyaçlar ve gelecekle ilgili beklentiler hazırlamaktadır. Bu durumda insan çevresinden öğrendiği konuşulan konulardan kendine hedefler, genellikle gizli hedefler belirler. Bu gizli hedeflere yönelik olarak sezinlenen bir gereklilik doğacaktır hissiyatında. Bu hissiyat kendisinde hedefe ulaşma bazında bir duygulama yapacaktır. Bu duygulamanın temel öğelerini sorumluluk bazlı yapılanma oluşturacaktır.
İnsanın kendine belirlediği gizli gelecekle ilgili hedefleri ona bir nevi gizli sorumluluk vermektedir. Kendisini dolaylı olarak o hedefe giden yolda yürümeye zorunlu hissettiğinden dikkat ve konsantrasyonunu bunu etkileyen olay ve davranışlara verecektir. Tercihlerine önemli ölçüde bu husus etkili olacaktır. Bu konu benim kendi hayatımda gözlemlediğim en önemli husustur. Bu nedenle strateji konusunda her bireyin bir yaklaşımının olması gerektiğini savundum ve buna bir hayat kıvılcımı gibi sizlere anlatıyorum. Dolayısıyla isteklerle duygular bütünlüğü stratejinin insan ile ilgili ve bir anlamda hayatın gerçeği olmaktadır.
f. Hayat felsefesi yaklaşımı :
Hayat felsefesinin temel oluşumu Salih amelle belirlenmiştir. İnsan kendini güzel veya çirkin yada güçlü veya güçsüz hissedebilir. Bunlar arasındaki oluşumlar Salih Amel bilincini etkileyen düşünceleri oluşturacaktır. Bu anlayış sosyolojik oluşumda da insanı etkileyecektir. Sosyalizasyon bir anlamda insana hedefler ve yöneliş dizaynı açısından bir yaklaşım belirleyecektir. Bütün bunlar genel hususlardır. Birey bunların bileşkesinde öngördüğü stratejik hedefe dayalı kendi hayat felsefesini betimleyecektir. O zaman her insan yaşamı bir duygulama süreci olarak algılamalı ve kendisini bu oluşumda mutluluk merkezli bir yapılanmaya götürebilmelidir. Bireyin konuşarak, düşünerek ve biraz da eğitilerek yaşayacağı bu anlayış genel manada çok önemli bir husus olmaktadır.
İnsan ruhunun getirdikleriyle insanın hayat felsefesi uyuşum halinde olacaktır. Eğer olmazsa zaten insanın mutlu olabilmesi mümkün değildir. Netice olarak insan öğrendiği hususlarla kendisinde var olanlar bileşkesinde bir hayatı örgülemek üzere yaşamaktadır. Öğrendikçe yaşar ve yaşadıkça eğitilir.
g. Duyguları bastırma yaklaşımı :
Bu yöntem yüzyıllardır insanları anlamadan yaşatan atalarımızın uyguladığı yaklaşımdır. Böyle olunca insanların mutsuzluğu çirkinliklerinden ve alışkanlıklarının yetersizliğinden anlaşılabilir. Hazreti Musa anlaşılır olmakla beraber insanlara getirdiği kurallarla Yahudileri etkilemiştir. Ama Hazreti İsa’yı kendilerine açılım yapan şekliyle kabul etmeyen Yahudiler kendilerini yenileyememişlerdir. Değişimi kabullenmek insanların yapabileceği, kendi kendilerine yapabileceği cesareti taşımamaktaydı. Yakın çağın bilim merkezli insanı dünya ile ilgili olsun, insan ile ilgili olsun son derece cesur kararlar alabilmiştir. Ama bugün anlıyoruz ki bunların uygulamada insanları hırpalamaktan başka bir tecrübe kazandırması mümkün olamamıştır.
Hıristiyanların kendilerini onaylamayan İslamiyet’i beğenmemeleri bir diğer Yahudi etkisi sayılabilir. Bugün Yahudiler kendilerine özgü sürükleyici etki ile dünya oluşumlarının çaresizliklerine sonuç çıkarmaya devam etmektedirler. İnsanların birbirlerine acımasızlığının temeli Yahudilerin insanlara acımasızlığından kaynaklanmaktadır.
Duyguları bastırmak insanı vicdansız yapar. İslamiyet duygularını kader bağlamında bir sezgiyle açık bırakmıştır. Bu husus onları biraz vurdumduymaz biraz da merhametli kılmıştır. O zaman vicdan şöyle tanımlanmalıdır. İnsan kendisine istemediğini başkası içinde istememelidir.
Bizim aradığımız çıkış noktası temelde burada yatmaktadır. İnsanlar bilemedikleri tanrısal gerçeklikleri anlayamamaktan sorumlu tutulamazlardı. Ama bugün biliyoruz ki Allahın gücü ile insanın gücü arasında irtibat vardır. İnsan gücünü doğa lehine kullanmayı öncelikli hedef olarak görecek ve kendini önemseyecektir. Her insanın bir dünya olduğu gerçeğini hiçbir zaman unutmamalıyız. Hayatı örgüleyen yaşam ortamını bu nedenle tasarım olarak anlamaya çalıştık. Teknolojiyi ve bilimsel beceriyi bu anlamda önemsedik. Bütün bunlar insanın duygusal manada bir hak ediş mertebesi olarak algılanmalıdır. İnsanları duygularını geliştirmeye yönelik bir yaşam ancak cennet hayatı olabilir.
h. İndoktrinasyon ihtiyacı :
Bizim tasarladığımız kurumsal, bireysel disiplinlerin çoşkusunu sağlayacak, iyi-kötü, başarılı-başarısız bileşkelerinde insanları konsantre edecek bir etkileşime ihtiyaç vardır. Biz bu oluşumu sağlama duyarlılığına indoktrinasyon diyoruz. İndoktrinasyon bir kalıp değil bir heyecan veya motivasyon bileşkesi olmalıdır. Şu yol daha iyi, şu yapılırsa daha güzel olur gibi bir yaklaşım olmalıdır.
Ben indoktrinasyon kelimesini benden daha genç şimdi Tümamiral rütbesinde çok değer verdiğim bir subaydan öğrendim. Ve o zaman önemini ve gereğini çok benimsemiş düşüncelerimi bu yöneliş ile gerçekleştirebileceğimi anlamıştım. Kendisi dünyadaki boşluğu göremediği için her şeyi indoktrine etmek gerektiğini düşünüyor olmalı. Ben böyle değil ama yardımcı unsur olarak onu kullanmamız gereğini düşünüyorum. Benim çalışmalarımdan sonra ortaya çıkan odur ki insanlar kendi hayat yollarının heyecanını kendileri çizecekler. O zaman indoktrine edilmeleri kendilerinin mantalitelerinde gelişecektir. Ama kurumlar, millet mutlaka indoktrine edilmeleri gereke bir motivasyon ihtiyacına sahiptirler.
i. Bilgi – felsefe etkileşimi :
Bilgi bir açıklama yani doğayı tasvir olgusudur. Felsefe ise oluşların mekaniğini açıklama yaklaşımıdır. Bilgi bize hayatı öğretir. Felsefe ise yaşamdan zevk almamızı sağlar. O zaman insanı insan yapan temel öğe bilgiyi felsefe ile beraber kullanabilmektir. Duygularımız felsefeye renk katacak doğa parçası oluşlardır ve bizi biz yaparlar. Bu durumda ham bilgi ile duygularımızın oluşları etkileme sahasını bir şekilde anlaşılır kılmalıyız. Bu durumu yaratabilmek için felsefeyi daha geniş boyutta bizimle ilişkili yapıda algılamamız gerekecektir.
Felsefenin doğruluğu ve disiplini daha geniş bir perspektif yaratıncaya kadar anlaşılır kılma özelliği ile anlamlıdır. Bu durumda eğitim bilgiyi yorumlarken yorumlanan bilginin doğa ile ve insan ile etkileşimini açıklamaya çalışmak biraz felsefe yapmakla mümkün olacaktır. Hayatı somut ve soyut olarak değil bunun bileşkesine sokabildiğimiz ölçüde bir hayal ve gerçeği birlikte yaşar hale gelebiliriz. Bu husus salt gerçeklerden daha tatlı ve anlamlıdır.
j. İndoktrinasyonun duygulara etkisi :
Bugünkü yaşam örgüsü duygularımızı tabii halde bulduğumuz bir örgüdür. Batı’da soyluluk geleneği ruhun getirdikleri ile bağlantısı olamayan bir indoktrinasyon örgüsü yaşamıdır. Her ne kadar tanrısal düzen bunu koruyor olsa da sistemin duyguların yönetimi bazında analiz edilmesi gerekir. Kültürde bir anlamda indoktrinasyondur. İndoktrinasyon duyguların yönetselliğinde heyecan ve motivasyon yaratan bir özellik taşımalıdır.
İnsanların bir arada ve birbirlerini görerek yaşamaları doğal bir indoktrinasyon sağlamaktadır. Benim komşum şunu aldı veya şöyle yaptı, yada ağabeyim başardı bende denemeliyim gibi oluşlar bizi indoktrine eden hususlar ve heyecan katan isteklerdir. İndoktrinasyonu istekler bazından başlayarak analiz etmeliyiz. İsteklerin hedeflere ulaşma yollarında ihtiyaç duyulan politikalar bize heyecan verebilmelidir. Böyle olursa indoktrinasyon insanları kenetleyen ve aynı hedefe heyecanla yürüten bir mekanizma haline getirebiliriz. İnsanlar bu heyecan içinde duygulamalarını sorumluluk bazına çekerek kendilerini etkileyebilirler.
k. Mutluluk – indoktrinasyon ilişkisi :
Mutluluğu fark yaratmak olgusunda ele almayı uygun görmüştük. İndoktrine edilen kitle nasıl fark yaratacaktır? Her insan gerek ruhunun azametinde gerekse dünyadan biriktirdiklerinde farklılık taşırlar. Bu durumda indoktrinasyon bireysel çıkışa izin verecek tarzda dizayn edilmelidir ki insanlar kendilerini gösterebilsinler. Bu bir anlamda inisiyatiftir. O halde inisiyatif bilinci sistem tasarımında boyutlanabilmeli ve işletilebilmelidir. Bu şu demektir; işin doğasında detayların egemenliği içinde birey kendi alanına düşen yerde sisteme kendi getirdiklerini katabilir ve sistemin etkinliğini arttırabilir. Bunu sağlayabilmek çok zor olmakla beraber imkansız değildir. Eğer bu iyi yönetilirse heyecan ve motivasyon çok daha fazla verimli hale gelebilir.
İnsanları özgürlük bakımından sistemle ilişkilendirmek demek olan bu husus çok daha derin bir oluşum olarak görülmelidir. Amacımız insanlara mutlu olmalarına fırsat veren bir yapılanmayı desteklemektir.
l. Görev bazlı düşünsel etkinlik :
Bugün ABD’de yaratılmış olan görev disiplini düşünsellikten uzak ancak çok iyi dizayn edilmiş bir oluşumdur. Bizim amacımız buna biraz düşünsellik katıp ruhun etkisini ortaya koyarak sistemi biraz daha etkinleştirmeye çalışmak olacaktır. Nedir sistem? Görev kalıba sokulmaktadır. Bu kalıp bireyi şartlandırıp kontrol edilebilir şekle getirmektedir. İlk bakışta mükemmel olarak algılanabilir. Zira tasarlanan başarıyı ortay koyma şansı veren bir görüntü yaratmaktadır. Ancak kapsamadığı kısım uygunluğunda bireyin sisteme katabileceklerinden vazgeçmek zorunda kalmasıdır. Bu durumda sistem hala maksimize edilebilecek bir boşluk taşımaktadır. Bunu nasıl hayata geçirebiliriz?
İnsan görevine saygı duyacaktır. Sonra sevecektir. Nihayet sorumluluklarını yerine getirmeye çalışacaktır. Biz mevcut sistemde sadece sorumluluk yüklemekteyiz. Bu tek başına Müslüman olup dünya ile ilişkileri kesmeye benzemektedir. Halbuki Yahudiler gibi saygı temelli düşünselliğe, Hıristiyanlar gibi sevgi temelli duygusallığa gereksinim vardır.
Ben bu oluşumu kültür ile motive edebileceğimizi düşünmüştüm. Kurum kendisi bu yapıda kültürel alışkanlıklara sokabilecek girişimi yaratabilmelidir. Bu husus çok ince ve hassas bir detayda çalışma ve yaratma gerektirir. Bunu yapabilecek inceliğe ulaşıldığında insanların birbirlerini etkilemesi çok daha anlam kazanacaktır.
İnsanların güzele ve iyiye temayülleri olduğu gibi rasyonele de temayülleri vardır. Bu doğal özellikler hiçbir zaman değişmeyecektir. Böyle olunca detaylar daha net bir şekilde görülebilirlik ve hayata geçirilebilirlik kazanacaktır.
Biz hayatı ölçebildiğimiz vasıtalarla anlaşılır yapabiliriz. Ölçüm bazen subjektif yargılara da dayanabilir. O zaman tercihler ön planda bir ölçüm olabilir. Sıkışılan her konuda kuantum yasaları bize çıkış noktası üretecektir. Oluşumları yönlendirmek ise zamana ve bunun sonucu olarak etkinliğe dayandırılarak mümkün olabilir.
m. Düşüncenin mantık yanı :
Mantık bize doğruyu gösteren bir yöntemdir. Doğru aslında gerçekçi manada algılama ile ilişkili ve çıkış noktası faraziyelerle dolu bir sonuçtur. Ama insanlar mantık çizgisini yaratarak kendilerine bir yol bulmuşlardır. O zaman insanların aynı hedefe yürüyebilmeleri için bir mantık formasyonuna ihtiyaçları vardır. Mantık yaklaşımı bize her zaman aynı sonucu verdirmesiyle kolaylık yaratmaktadır. Yani bizi objektif olarak deneysel bir bakış açısında yaşama itmektedir. Bunun duygulamadan etkilenme yönünü ortadan kaldırabileceği ve Batı aleminde olduğu gibi hayata somut olgularla bakmamıza neden olabileceği gerçeğini unutmamalıyız. O zaman düşünce mantıktan kuvvet almalı ancak duygulamayı da göz öünde tutarak kendini tatmini yaratmalıdır. Böyle olursa insan hayatla kendi getirdikleri bazında bir iletişim kuma imkanı yaratabilir.
Hiçbir zaman insanları mantıksız olmaya yöneltmemeliyiz. Ama onu özgürlükleri bazında mukaddes kılan duygularını da bir tarafa itemeyiz. İşte gerçek yaşam düşünselliğini böyle kazanacağız.
n. Hayatı geleceklendirme düşüncesi :
Bizi düşünsel olarak karar vermede en çok etkileyen husus gelecektir. Geleceği bilemediğimiz halde kararlarımızla tercihlerimizle belirgin kılarız. Gelecek hiçbir zaman bugünden kötü olmaz. İşte insanlığın önemle kendini tanıması gereken kısmı budur. Düşüncelerin temelini oluşturan kabul ve felsefeler geleceği iyi yapmıyorsa yanlıştır. Gelecek bizim hedefimiz ve isteklerimizin bileşkesidir. Bu hiçbir zaman geçmişten kötü olmamalıdır. Dünyada yaşanan ekonomik konjonktürel yapılanmanın yarattığı fırsatlar iyi iken herkes nemalanmakta, konjonktür değiştiğinde insanları olumsuz şekilde hırpalamaktadır. İnsan tabii ki kazanmayı da kaybetmeyi de öğrenmelidir. Ama bu kumar olmamalıdır. Bizim hayat anlayışımız hak etme bilincidir. İnsanlık dolayısıyla kendi yönetsel stratejilerini her zaman pozitif değerlerle örgülemeli ve çaresizlik dışında insanları hırpalama yönünü seçmemelidir.
Hayat geleceğin güzelliği için çekilir kılınır. Geleceği olumsuz olan gidişler mutsuzluk yaratır. O zaman insan hayatını çıkarlar ve doğruluk dışı formasyon ile renklendirmeye çalışacaktır ve bu mübah olur.
o. Stratejik beklenti ile düşünce :
Stratejik beklenti bireyin entelektüel kimliğinde gizlidir. Riskleri ve tezahürleri beklentileri dahilinde kendi stratejisi içinde bütünlemeye çalışır. Gerçekleşen kısımlar fırsat olur. Bu son derece belirgin olmayan ve hayatı zorlara koşan belki de çoğu zaman umutsuz bir yaklaşımdır.
İnsanlar hiç değilse orta vadeli hedeflerinin oluşma ve gerçekleşme dereceleri hakkında en az % 50 olasılık görebilmelidir. Ancak bu düşünsel manada insanı etkileyen bir stratejik algılama yaratabilir. İnsan robot gibi geleceğini bilemez. Ama beklentileri dahilinde orta ve uzun vadeli hedeflerine yol almayı becerebilir. Bizim de istediğimiz hak ediş bilinci bu olmaktadır. İnsanı düşünsel olarak kendi hayatının üretkenliğine adapte edebilmek hem eğitimin hem de organizasyonun fonksiyonelliğinin başarısıdır. İnsanlarını verimli kılamyan organizasyon ise çürümüş demektir. Tarihte sistemlerin zaman içinde verimsiz hale gelmelerinin temel nedeni budur.
4. DOKTRİNER YAŞAM YAKLAŞIMI :
İnsanlar düşünmeyi sevmezler. Zira bu bir emek işidir. Yaradılışından bu yana insanlar alışkanlıklarıyla yaşamışlardır. Doktrin bir bakış açısından insanları mutlu etmek için ortaya çıkmış ve insanları alışkanlıklarıyla yaşatmayı amaçlamış bir yaklaşımdır. Almanya’nın bir Hitler doktrinasyonu dünyaya baş kaldıran bri millet yaratmıştır. Hazreti Musa’nın Yahudileri dünyayı küçük gören kendi büyüklüklerinde azamet arayan bir yaklaşım oluşturmuştur. Atatürk doktrin istemem donar kalırız demiş ama millet on yıllarca sürünmüştür. Bugün geldiğimiz nokta doktriner bir yaşam şekli değildir. Ama dünyanın tecrübelerine dayalı bir sistematiği hedef alan yaklaşımdır. Türkiye’nin gerçek manada insanına değer katan hiçbir özellik ortaya konulmamış ve yol gösterilmemiştir.
Doktrin yaratmak siyasal bir işlevdir. İnsanları üretkenliği, verimliliği ve tabiî ki mutluluğu bazında hedeflere yöneltme isteği bir siyasal hareket olabilir. Mevcut siyasi partiler görünüşte devleti riske atan temel hareket noktalarına sahip ilkel ve dünya tecrübeleriyle uyuşmayan mantığa sahiptirler. Böyle olunca da kendilerini başarılı kılamamaktadırlar.
İnsanlara faaliyet üretmek sosyo-ekonomik bir disiplin yaratmakla olur. İnsanlar tabii ki alışkanlıklarıyla yaşayacaklardır. Ama alışkanlıklarını sorguladıklarında beğenilen bir yan bulabilmelidirler. Eğer bu açık değilse hiçbir zaman insanlar mutlu olamazlar. Hayat adeta işkence haline gelir. Subaylık bir doktrin yaratma bilincidir. Bu alışkanlıklarını kaybeden subaylar emekli olduktan kısa bir süre sonra ölürler. Zira askeri ortam ile sivil ortam son derece farklı dizayn karakterine sahiptir ve biri diğerinin içinde mutlu olamaz.
Sivil hayatın doktrini olmadığı için insanlar üretkenliklerinin gösterememektedirler. Halbuki yönetim mekanizmalarının fonksiyonel görevi insanları üretken ve mutlu yapacak ortamı sunmaktır. Bizim boş bıraktığımız ölçü ve orta-uzun vade hedeflerine ulaşmak için izlenecek yolları ve politikaları belirlemek liderlerin veya stratejik enstitülerin görevidir. Artık insanlık bilimsel olarak hayata bakabilmeyi öğrenebilecekleri kaynaklara sahiptirler. Bu bir başlangıçtır. Gelişimi ve üretimi insanlık yapacaktır.
a. Doktrinin düşünsel baskısı :
Doktrin yöneltici bir fonksiyon yaratmaktadır. İnsanlar önce buna inandırılırlar. Böylece düşünce sistemi ağırlıklı olarak inanılan değerlere yatkın olarak kararlar üretecek şekle dönüşür. İnsan duyguları inandığı değerlere göre kendini hazırlamaya başlar. Yönelişler bu merkezde yoğunlaşır. İnsan bir anlamda bilinçlenmiş olmakla beraber kendini büyük oluşumun parçası olarak görmek istemeye başlar. Mutluluk bazlı duygulama bir anlamda bu yönde oluşmayı başlatır.
Bizim Allahın sistematiği ile ilgili olarak yaptığımız açıklama genel sistemdir. Bu sistem içinde her gün insanı her saat etkileyen düşünceleri ve duygulanmayı yönetemez. Ancak doktriner yaklaşımın bu sistemle ters düşmemesi gerekir. Bugün günlük hayatta karşılaşılan hususlarla ilgili dini açıklamalarda aslında farkında olmadığımız gizli birer doktrin niteliğindedir. İnsanların bazıları bu açıklamaları kendine kanun yaparlar.
Netice olarak doktrin açıklaması insanı yaşadığı hayatta bir şekil bir tarz olarak benimsenen bir yapıya ulaştırır. İnsanlar böylece mutlu olmayı başarırlar. Sosyalizasyonun bir gizli ereği de bu yöneliş doktrinasyonu olmalıdır.
b. Doktrinin iyimser sonucu :
İslam dinindeki mezheplerde yaratılan farklılıklar bir doktrindir. İnsanlar farkında olmadan şartlanmışlardır. Şartlanan bu insanlar bu kalıpları o kadar benimsemişlerdir ki bunların dışında kalmak neredeyse en büyük günah olarak algılanmaktadır. Bunun fayda sağlayan bölümleri için mutlaka yararlı görülecek taraflar vardır. Mesela gusul abdesti alma şartları gibi.
İnsanları faydalı yönelişlere götürecek ve düşünsel boyutta bir olumsuzluk yaratmayacak hususların doktrin yardımıyla insanlara uygulattırılması bence son derece yararlı olacaktır. Bugün toplumlar kendilerine dini açıdan belli kalıplar yaratmış durumdadır. Ben bu kalıpları bilimsel manada incelemek ve geliştirmek gerekir diye düşünüyorum. Bugüne kadar Batı’da kilise tarafından ortaya konulan doktriner yaklaşımlar bundan sonra Salih Amel uzmanlarınca oluşturulacak açıklama ve izahatlarla yapılmalıdır. Toplum birikimini bilimsel olarak görebilmeli ve bunu açıklayıcı kalıplar üretebilmelidir. İslam alemi de diğer bölgelerde aynı işlemi yapacak biçimde çalışmalıdır. Böylece bu kalıplaşma sistemi kendi mantalitesini zaman içinde yaratacaktır.
c. İnanç üzerine doktriner yaklaşım :
Benim düşüncem bugüne kadar olan kültürel birikimin ana itici unsuru toplumların temel dokuda yarattıkları dini yöneliş etkileriyle oluşmuştur. Bu farklılık yaratan çok güzel bir sonuçtur. Bu sonucu bozmak değil inkişafını sağlamak gerekir. O halde her yaşam alanı kendi sosyalitesini kültür bazında değerlendirebilir bir birikim kurmalıdır. Böylece toplum önce kendini tanıyacaktır. İkinci aşama bu grup yeni açıklamaları halka mal edecek bir yaklaşım yaratmalıdır. Bunlar daha çok açıklayıcı mahiyette ve tavsiyeler bazında olmalıdır. Halkların eğitim seviyeleri yükseldikçe bu sistem daha anlaşılır ve faydalı çalışmalar yapabilir duruma gelecektir. Bilgisayar ortamında dünya çapında bu faaliyetler birbiriyle haberleşilebilir bir yapıya ulaştırılmalıdır. Bugün Allahın doğruları üzerine faydalı doktriner uygulamalar üretilebilir duruma gelinmiştir. Bunların yöresel olarak farklılıklar ve ayıcalıklar oluşturması son derece anlamlı ve güzel sonuçlar yaratabilir.
Ben öyle zannediyorum ki bu çalışma sonsuza kadar yöresel bazda peygamberler çıkaracak ve zaman gelecek herkes peygamber kisvesi altında yaşayacaktır.
d. Hayatı algılamada sorunlar :
İnsan hiçbir şekilde kendini Allahın robotu gibi görmemelidir. İslam aleminde bir takım tarikat ve velilik sistemi gerçek manada toplumların renkliliğidir. Mutlaka benzer sistematikler Batı aleminde de vardır. Gerçi Hıristiyan alemi kendi doktriner yapısını daha farklı bir oluşum içinde yaratmıştır. Gelişen teknolojinin insan hayatına uyarlanması bir anlamda doktriner çalışmaların canlı tutulması gereğinin açık kısmıdır. Bu nedenle toplum hem düşünmeyi öğrenmeli ve hem de kendi daha derin düşünürlerinin etkisini yaşayabilmelidir. Burada dikkat edilecek husus doktrin oluşturmanın bilimselliği olmalıdır. Benim bu çalışmayı yapmamın maksadı da bu bilimselliğe temel teşkil edecek alt yapıyı hazırlamaktır. Demek ki hedef mutluluk olmak üzere sevgi-saygı-sorumluluk duygulamalarını yönetecek mekanizmalar kurulması gereği vardır. Böylece toplumlar hem düşünsel olarak gelişecekler hem de devamlı kendilerini yenileyebilir özellik kazanacaklardır. Temel doğrular üzerinde renklendirilecek yaklaşımlar hayatın perspektifini yapıcı kılacaktır.
e. Kararsızların etkisi :
İnsanlar fikir yenilemek ve kuşakların kendilerini farklılaştıran birikimleri hazırlamak üzere gayret göstermelidirler. Bu noktada bazı yönelişler geniş katılım bulurlar, bazı insanlar kararsız kalacaklardır. Bu çok doğal bir sonuçtur. İnsanları doktriner bazda zorlamalara tabi tutmak gerekmediğini düşünüyorum. İşte insanın özgürlüğü budur. Kararsız kalmak hiçbir zaman suç gibi algılanmamalıdır. Yönelişi desteklemek nasıl bir hak ise desteklememekte bir hak olarak görülmelidir. Bugüne kadar yaygın bir insan hakkı dinin özgür iradeye bırakılmasıydı. Bu düşünsel olarak insanın indoktrine edilmesinin bireyselliğini açıklıyordu. Şimdi doğrular temel olmuş olduğundan doktriner serbesti kazanmışlardır. Böylece insanlar birbirlerini ikna etmede yarışacaklar ve kısacası birbirleriyle konuşacaklardır. Bu insanı geliştirecek olan çok faydalı bir sonuç doğuracaktır.
İnsanlar kendi doğrularını başkalarına kabul ettirmeye, onları ikna etmeye çalıştıkça düşünsel derinlik kazanırlar. Böylece birey bazında tekamül hız kazanır.
f. Çevre faktörlerinin duygu baskısı :
İnsanlar yeryüzünde homojen olmayan bir yaşam alanını donatmaktadırlar. Dolayısıyla bazı yerlerde su bol, bazı yerlerde ağaç bol, bazı yerlerde günler kısa, bazı yerlerde günler uzundur. Bütün bu değişik şartlar değişik kültürel yapıları dikte ettirir. Bu durumda bütün insanları bağlayıcı emirler vaaz etmek son derece yanlıştır. İnsanlar kurallarını bölgesel manada kendi özgür iradeleriyle koyabilmelidir. Bunu doğal bir unsur haline getirmek gerekir.insanların faydaları için uzun vadeli düşünebilmeleri bireysel bazda pek mümkün değildir. Bu nedenle bilim uzmanlık yaratacak konuyu derinlemesine analiz edebilme olanağı vermektedir. Unutmamak gerekir ki bilim halihazırda yeterli derinlik kazanmamış durumdadır. Bu sığlık bozulma yartacak bir sonuç doğurabilir. Zamanın muhafazakarlığını hiçbir şekilde göz ardı etmemeliyiz. Bizi bugüne getiren atalarımızın doğrularıdır. Bu doğruları anlamadan değiştirmek toplumsal manada intihar sayılabilir.
g. Mutluluk ve Bağımsızlık ilişkisi :
İnsanı gerçekten büyük oranda mutlu eden husus bireyin farklılığıdır. Bu farklılık toplum genelinde katkı ise gurur duyulan bir sonuç doğurur. İnsanları toplum ve birey bazında bağnaz olabilecek kalıplara sokmak belli bir şekilde mutlulukmuş gibi görülebilir. “Bir deli bir kuyuya taş atar kırk akıllı çıkaramaz” sözü çok doğru bir sözdür. Bu sözden çıkarılması gereken sonuç insanlara pişmemiş aş yedirilmemesidir. İnsanları kendi doğalarında özgür bırakmak kendi mutluluklarını kendilerinin yaratmasını sağlamak başlangıçta zorluklarla karşılaşacaktır. İnsanların bireysel yeterlilikleri özellikle az gelişmiş bölgelerde tartışılır seviyededir. Bunu gelişme sağlayıncaya kadar biraz farklı yönetmek gerekecektir. Bu nedenle kültür dokularını analiz etmeden bu yapıyı kendine özgülüğe ulaştırma çabalarına dikkatli yaklaşmak gerekir. Benim kanaatim odur ki cahil insanın özgürlüğü olmamalıdır. Bunu çok dikkatli yönetmek gerektiğini de çok iyi anlayan biriyim. Zira cehalet öğretilemez ne yapılır dikte ettirilir.
h. Düşünsel bazda bağımsızlık :
İnsanın nesiller yetiştirmesi, bu nesiller içinde bireylerin insanlığı çekecek sürükleyecek fikirler üretebilmesi, insanlığın yaşam heyecanını sürekli kılması bireysel manada özgürlüklerin varlığıyla ilişkilidir. Eğer bilimin gelişmesinde özgür bireyler olmasaydı hiçbir şekilde bugüne gelinemezdi. Toplum vazgeçilmez kurallarını bireylerin özgürlükleriyle yenileyebilir. Kuralların yenilenmesi ihtiyacı zamanın vazgeçilmez etkisidir.
Bu nedenle bireylerin özgür iradelerine dayalı bir yapılanmayı Allahın bir istek ve lutfu olarak görmek gerekir. Allahın eşsiz kudreti bize yapacaklarımızı söyleyen bir yapıyı da dikte ettirebilirdi. İnsanın insan olduğunu anlayabilmesi özgürlüklerini bilebilmesi ile mümkündür. Her insan üretken ve yaratıcı olabilmelidir. Toplumlar üretken insanlarını çoğalttıkça zenginleşmişler ve bugünüm yaratabilmişlerdir. Gelecek bu hızı arttırarak sürdürmek üzere tasarlanmaktadır. İnsanlar kendilerini geliştirmeyi sürdürdükçe yenilenmeyi de kendileri başaracaklardır. İşte bilimden beklenen unsur budur.
i. Doktrinler ve bağımsız düşünce :
İnsanları tarihte en çok etkilemiş olan dinlerin getirdiği yenilikler olmuştur. Bunlardan sonra etkili olan ana unsur milliyetlerin ön plana çıkmasıdır. Bugün biliyoruz ki bunlar aşama aşama insanlığın rekabet ve gelişme potansiyelleri olmuşlardır. İnsanların bu kadar çoğalmış olmaları ve eğitilerek kıymetlerinin arttırılması bence bundan sonra geniş kitleler halinde hareketlerin düşünülmemesi gereğidir. Bunun yerine köy veya şehirlerin liderler yönetiminde farklılık geliştirecek yapılanmaları yarışmaya sokmak ihtiyacıdır. Bu hareketler hep yenilenerek insanların değişim ihtiyaçlarını sağlayacak oluşumlardır.
Bunu canlı tutabilmek için mutlaka insanların bazılarının değişik düşünmesine olanak vermek gerekir. Demokrasinin anlamı ve gereği buradan doğmaktadır. Bugüne kadar tespit edilen en doğru yöneliş tezinde anti tez kadar doğru olabileceğinin anlaşılmasıdır. O zaman insanların bir kısmı bir takım doğruları kovalarken bir kısmı da zıt doğruları kovalayacaktır. Böylece çatışma, çekişme ve tekamül ortaya çıkacaktır.
j. Okuma bazlı bilgi birikimi :
Batı medeniyeti kültürel manada entelektüelliğini okuma bazlı ortaklıklara bağlamıştır. Bu gerekli olduğu kadar yeterli değildir. İnsanlar sanat aktivitelerini kendi bünyelerinde hissederek yaşamaya başladıklarında kendilerinde var olan yaratıcılığı keşfedecekler böylece ortaklaşma ve paylaşma yönelişleri hızlanacaktır. Spor kendi bazında çok popülarite yaratacak bir düşünsel bolluk değildir. Ama sanat düşünsel bazda bir sonsuzluktur. Bunu birey algıladıkça coşacak ve bu coşku toplumu renklendirecektir.
Evet başlangıç olarak düşünsel birikim okuma bazlı olabilir. Yaratıcılığı insan bünyesinde bir parça haline getirmek belki de binlerce yıllık bir uğraş olacaktır. İnsanların sabırsızlanmadan coşkularını frenlemeleri için çok neden vardır. Bu yapılanma insan beynindeki sonsuz alternatifin ortaya çıkarılmasını sağladıkça değişim ve farklılık zevk verecektir. Bugün insanların sağladığı birikim önemli görülebilir. Ancak yaratıcılığın detaylarında gerçek manada daha alınacak çok yol vardır. İnsan özgür iradesi bu üretkenliği yaratmaya ve yaşatmaya muktedir olmalıdır.
k. Düşünen insanın doktriner durumu :
Düşünce ve düşünebilme var oluş kadar yaşamında ışığıdır. Bunu köreltmek veya maskelemek insanlığı öldürmek gibi bir şeydir. Doktrin ve bunun uygulamaları özgürlükleri kısıtlarken rahatlığı arttırır. Bu nedenle doğruları gelişen eksende ancak insanın düşünebilirliği tutabilir. İnsanların değişim perspektifinde yenilenme ihtiyacı son yüzyılın süratle gelişen teknolojik kolaylıklarından ortay çıkmıştır. Bundan sonraki dönemde belki de çok uzun yıllar değişim trentleri bu kadar yüksek olmayacaktır. Bu doğru ise bizim yenilenme formasyonunu muhafazakarlık çatısı altından etkilememiz gerekir. Toplumlar bozulma riskleri ile düzelme ihtiyaçları arasında yönetime ihtiyaç duyarlar. İşte liderlere düşen doktriner yaklaşım bu merkezde olmalıdır.
Bizim değişime karşı bir tavrımız yoktur. Ama kalıplar doğru kurulmazsa bozulma önlenemez. Toplumlar yaşam disiplinlerini bozmamak üzere muhafazakar yaklaşımı türetmişlerdir. Bugüne gelebilen insanlık geleceği de başarabilmelidir.
l. Doktrinin duygusallık etkisi :
Kalıp duyguları genelleştiren bir etkendir. Bu nedenle insanların toplum içinde duygularını ön plana çıkarmaları bugüne kalmıştır. Tarihte hiçbir doktrin yoktur ki insanın duygusal yönünü köreltmesin. Biz duyguları başboş bırakmayı değil onları eğitmenin yolunu aramaktayız. Böylece insanın hayatını renklendirmesi mümkün olabilecektir.
Doktrinler bazı duyguları yüceltirler. Ama büyük çoğunluğunu köreltirler. Bu yaklaşım insanların duygusal zenginliklerini köreltir.
İnsanın renkliliği duygualrının karmaşıklığında yatar. Biz insanları duygular bazında mutluluk temelli bir oluşuma yönlendirmeye çalışmaktayız. Bunu liderler deneye deneye geliştireceklerdir. Toplum psikolojisi ve etkisi bu bağlamda bireyi etkileyen faktör olacaktır.
İnsanların birbirini sevmesi en az sayması kadar önemlidir. Sorumluluk bilinci hayatı renkli kılacak yapılanmaya imkan verebilmelidir. O zaman doktrin toplum içinde insanın bu temel öğelerini anlaşılır şekilde izah edebilmelidir.
m. Felsefe doktrin ilişkisi :
Felsefe düşünsel olarak izahat vermeyi amaçlar. Doktrin ise belli düşünselliği hayata geçirir. Felsefe ile doktrin bir yapıda kardeşlik sağlayabilirse insanlar her zaman düşünsel manada özgür yaşamsal manada kuralcı olabilirler.
Doktrinlerin bugün siyasi partileri körelten bir yapısı mevcuttur. İnsanları para ile proje ile zenginlik ile yanıltmamak gerekir. İnsanların gerçek zenginliği duygularıdır. Duygularını geliştirecek düşünsel zenginliği felsefe yönetecektir. Felsefe kendini yeniledikçe doktriner yaklaşımlarda anlam kazanacaktır. İnsanların faydalı ürettiği her ışık insanlık için bir tedavi ve heyecan olabilir. Bunları denemeden veya fikirleri incelemeden köreltmek çok yanlıştır. İnsanlar düşündükçe paylaşmayı paylaştıkça duygusal zenginliği yaratacaklardır.
19 Mayıs 2009 Salı
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder